|
|
June 15
1- ANKARA'NIN BAŞKENT OLMASI
27 Aralık 1919'da Temsil Heyeti'nin Ankara'ya gelmesi ile, bu şehir
Millî Mücadele'nin karargâhı olmuştu. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin Ankara'da açılmasıyla yeni Türk devletinin temelleri
atıldı. Kurtuluş Savaşı buradan yönetildi. Böylece Ankara, fiilen
başkent durumuna geldi.
Lozan Barış Antlaşması'nın
imzalanmasından sonra. İtilâf Devletleri'nin askerleri İstanbul'dan
çekildiler. İstanbul'un işgalden kurtulması ile yeni devletin
başkentinin neresi olacağı tartışılmaya başlandı. Bazı kişiler
İstanbul'un başkent yapılmasını istiyorlardı. Ancak meclisin Ankara'da
açılması, buraya fiilen hükümet merkezi olma niteliği kazandırmıştı.
Ayrıca Ankara, Türkiye'nin merkezinde, askerî ve coğrafî özellikleriyle
başkent olabilecek konumdaydı.
İsmet Paşa (İnönü), bir kanun
teklifi hazırlayarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na sundu.
"Türkiye Devleti'nin başkenti Ankara'dır." şeklindeki bir maddelik
kanun teklifi kabul edildi (13 Ekim 1923). Kanunun yürürlüğe girmesiyle
Ankara yeni Türk devletinin başkenti oldu.
2- ÇOK PARTİLİ REJİM DENEMELERİ
İnsanların düşüncelerini açıklayabilmeleri ve başkalarının haklarına
da saygı göstererek inandıkları gibi yaşamaları, ideal bir toplum
düzeninin başlıca şartıdır. Bu ise ancak hür ve demokratik bir sistem
içinde gerçekleştirilebilir.
Türk milletinin mutluluğunu
sağlamayı başlıca amaç edinen Mustafa Kemal, demokrasinin ülkemizde
yerleşmesi için çalıştı. Demokrasilerde aynı görüş ve düşüncedeki
insanlar, siyasî partiler kurarak yönetimde söz sahibi olmaya
çalışırlar. Siyasî partiler demokratik rejimlerin vazgeçilmez
unsurlarıdır. Bu konuda da Mustafa Kemal Paşa, milletine önderlik etti.
Kendisi bir parti kurup, çok partili siyasî hayata geçişi teşvik etti.
Çok partili rejimde hükümeti kuran parti veya partiler, muhalefet
partileri tarafından denetlenir.
Mustafa Kemal Paşa'nın en
büyük arzusu demokrasinin ülkemizde tam olarak yerleşmesi idi. Bu
sebeple ülkede çeşitli partilerin kurulmasını istiyordu.
3- CUMHURİYETİN İLANI
Mustafa Kemal Paşa, daha Erzurum Kongresi sırasında, zaferden sonra
hükümet şeklinin cumhuriyet olacağını söylemişti. 23 Nisan 1920'den
beri Türkiye'yi idare eden Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, millî
egemenlik esasına dayanıyordu. Bu, adı konulmamış bir cumhuriyet
yönetimiydi. 20 Ocak 1921 tarihli anayasada "Hâkimiyet kayıtsız şartsız
milletindir." deniliyordu. Bu, yeni rejimin ilân edilmemiş bir
cumhuriyet olduğunu gösteriyordu.
Cumhuriyetin ilânının
önündeki en büyük engel saltanattı. 1 Kasım 1922'de saltanatın
kaldırılmasıyla bu engel aşıldı.
Millî Mücadele'nin zaferle
sonuçlanmasında tarihî bir görev yapan birinci dönem TBMM üyeleri, yeni
seçim kararı alarak dağıldı (l Nisan 1923). Yeni seçimlerin
yapılmasından sonra TBMM ikinci dönem çalışmalarına başladı. Yeni
kurulan meclis, Lozan Barış Antlaşması'nı onayladı. Böylece millî
bağımsızlık tam olarak gerçekleşmiş oldu.
23 Nisan 1920'de
Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldığı sırada yeni Türk devletinin adı
henüz konulmamıştı. Hükümet, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti
adını taşıyor, meclis başkanı hükümet başkanlığı da yapıyordu. Bu
sistem içinde devlet başkanlığı boş görünüyordu. Şimdi, yürürlükte olan
siyasî rejime uygun devlet şeklini bulmak zorunlu hâle gelmişti. Millî
Mücadele Dönemi'ndeki, olağanüstü şartların bir ürünü olan meclis
hükümeti sistemi de artık işlemez olmuştu. Bu sistemde, Bakanlar
Kurulunun her üyesi için ayrı ayrı oylama yapılırdı. Bu durum ise
hükümet kurulmasını zorlaştırıyordu.
25 Ekim 1923'te
hükümetin istifasıyla bir bunalım ortaya çıktı. Bu olay Mustafa Kemal
Paşaya, cumhuriyeti ilân etmek için beklediği fırsatı verdi. 28 Ekim
1923 akşamına kadar hükümetin kurulamaması üzerine, Mustafa Kemal Paşa,
Çankaya Köşkü'nde arkadaşlarına "Yarın cumhuriyeti ilân edeceğiz."
diyerek fikrini açıkladı. O gece İsmet Paşa ile birlikte 1921
Anayasası'nın bazı maddelerini değiştiren kanun tasarısını hazırladı.
"Türkiye Devleti'nin hükümet şekli cumhuriyettir." hükmünün yer aldığı
tasarı üzerinde TBMM'de yapılan konuşmalardan sonra cumhuriyetin ilânı
kabul edildi. "Yaşasın cumhuriyet!" sesleri arasında alkışlarla
cumhuriyet ilân edildi (29 Ekim 1923).
Bundan sonra
cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. Yapılan gizli oylamada 158
milletvekilinin tamamının oyunu alan Gazi Mustafa Kemal Paşa, TBMM
tarafından yeni Türk devletinin ilk cumhurbaşkanı seçildi. Bunun
üzerine kürsüye gelen Mustafa Kemal, yaptığı konuşmasını "Türkiye
Cumhuriyeti mesut, başarılı ve muzaffer olacaktır." sözü ile bitirdi.
Böylece devletin adı ve rejimiyle ilgili tartışmalara son verildi.
Devlet başkanlığı konusu çözüme kavuştu. Hükümetin kurulma şekli
yeniden düzenlendi. Buna göre; cumhurbaşkanı başbakanı atayacak,
başbakan da bakanlarını seçip cumhurbaşkanının onayına sunacaktı. Bu
uygulamayla, meclis hükümeti sistemi yerine parlamenter rejime geçilmiş
oldu. İlk hükümeti kurmakla İsmet Paşa görevlendirilmişti. Böylece Türk
Milleti'nin tarihinde yeni bir devir açılıyordu.
Türk
milletinin yapısına en uygun idare şekli olan cumhuriyet rejimine sahip
çıkmak ve onu yaşatmak, hepimizin başlıca vatandaşlık görevidir.
4- HALİFELİĞİN KALDIRILMASI
Hz. Muhammed, hem İslâm dininin peygamberi hem de kurduğu ilk İslâm
devletinin devlet başkanı idi. Onun ölümünden sonra yerine geçen devlet
başkanlarına halife denmiştir.
İlk dört halife, seçimle iş
başına geldiler. Emevîler zamanında halifelik babadan oğula geçen bir
saltanat hâline geldi. Bu durum Abbasîler zamanında da devam etti.
İslâm dünyasında başlangıçta bir tek halife var iken, Abbasîlerin
zayıflamasıyla birden fazla halife ortaya çıktı. Abbasîler, Müslümanlar
üzerinde egemenliklerini sürdürebilmek için, halifeliğin dinî yönüne
ağırlık verdiler. Abbasî Devleti yıkıldıktan sonra Mısır'daki Memlûk
Devleti, Abbasî soyundan Ahmed'i halife ilân ederek İslâm dünyasında
etkin bir hâle gelmeye çalıştı.
Osmanlı Devleti, 1517'de
Memlûk Devleti'ne son vererek İslâm dünyasında büyük ölçüde birliği
sağladı. Bu tarihten sonra Osmanlı padişahları da halife unvanını
kullanmaya başladılar. Özellikle Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında
bu makama büyük bir önem verildi. Halifeliğin siyasî gücünden
faydalanılmak istendi. Buna rağmen devletin yıkılışı önlenemedi.
Milliyetçilik ve millî egemenlik fikri üzerine kurulmuş olan yeni Türk
devletinin yapısıyla saltanat ve halifeliği bağdaştırmak mümkün
değildi.
1 Kasım 1922'de saltanat ve halifelik birbirinden
ayrılarak saltanat kaldırıldı ve halifeliğin yetkileri dinî konularla
sınırlandırıldı. Vahdettin'in ülkeyi terk etmesinden sonra, Osmanlı
sülâlesinden Abdülmecit Efendi, TBMM tarafından halife seçildi.
Kendisine sadece Müslümanların halifesi unvanını kullanması bildirildi.
Halife olan Abdülmecit Efendi'nin, zamanla hükümetin talimatlarının
dışına çıktığı görüldü. Kendisini devlet başkanı gibi görmeye başladı.
Bu durum ise yeni rejim için bir huzursuzluk kaynağı oluyordu. Buna
karşı derhal tedbir alınması gerekiyordu. Ayrıca Türkiye'de
gerçekleştirilmesi düşünülen inkılâpların yapılabilmesi için
halifeliğin kaldırılması zorunlu idi. Diğer taraftan Mustafa Kemal
Paşa, halifeliğin yabancı güçler tarafından aleyhimize kullanılmasından
endişe ediyordu.
Bu sebeplerden dolayı, Mustafa Kemal Paşa
1924 yılında halifeliğin kaldırılmasına karar verdi, l Mart 1924
tarihinde yaptığı Türkiye Büyük Millet Meclisini açış konuşmasında, bu
düşüncesini açıkladı. 3 Mart 1924'te TBMM'de kabul edilen bir kanunla
halifelik kaldırıldı.
Halifeliğin kaldırılmasıyla, lâik
düzenin kurulması yolunda önemli bir adım atıldı. Aynı zamanda saltanat
ve hilâfet yanlılarının dayandığı en önemli güç odağı ortadan
kaldırılmış oldu.
5- TÜRKİYE'NİN YENİDEN İDARİ TEŞKİLÂTLANMASI Türkiye'nin idarî yapısı, 1921 ve 1924 anayasalarına göre düzenlendi. 1924 Anayasasının 89. ve 105. maddeleri illerin yönetimini kapsıyordu.
Ülke; iller, ilçeler, bucaklar ve köyler şeklinde yönetim birimlerine
ayrıldı. Bu yönetim bölümlerinin başına merkezden yöneticiler atandı.
İller valiler, ilçeler kaymakamlar, bucaklar da bucak müdürleri
tarafından yönetilmeye başlandı. Bu yöneticilerin yaptığı bütün işler,
hükümetin onayına bağlı idi.
Bu yeni
düzenleme ile hem inkılâpların ülkenin her yerine yayılması hem de
hizmetlerin en iyi bir biçimde götürülmesi amaçlanmıştır. 6- SALTANATIN KALDIRILMASI
Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılması ile birlikte Türk tarihinde
yeni bir dönem başlamıştı. 20 Ocak 1921'de kabul edilmiş olan
anayasada, egemenliğin millete ait olduğu belirtilmişti. Ancak bu
tarihlerde Kurtuluş Savaşı devam ettiğinden, saltanatın kaldırılması
için şartlar uygun değildi.
İtilâf
Devletleri, Lozan Barış Konferansına, Türkiye Büyük Millet Meclisi
Hükümeti ile birlikte İstanbul Hükümeti'ni de davet ettiler. Osmanlı
Hükümeti bu daveti kabul etti. Galip devletler bu davranışlarıyla,
Türkler arasında ikilik çıkararak, menfaatlerini daha iyi
savunacaklarını düşünüyorlardı. Osmanlı Hükümeti'nin konferansa katılma
arzusu, millî mücadelenin ruhuna ve anayasaya aykırı idi.
Bu durum, Mustafa Kemal Paşa'nın saltanatın kaldırılmasıyla ilgili
düşüncelerinin haklılığını bir defa daha ortaya koydu. Aynı zamanda
saltanatın kaldırılması için haklı bir gerekçe oldu. Konu, Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nde tartışıldı. Mustafa Kemal Paşa bir konuşma
yapıp, milletin kendi gayretiyle hakimiyeti ele aldığını ve saltanatın
kaldırılmasının gerekliliğini belirtti.
1
Kasım 1922'de kabul edilen bir kanunla, halifelik ve saltanat
birbirinden ayrılıp, saltanat kaldırıldı. Böylece, Osmanlı Devleti
hukukî olarak sona ermiş ve Türk inkılâplarının en önemlilerinden biri
gerçekleştirilmiştir.
Saltanatın kaldırılması
ile, İstanbul'daki Osmanlı Hükümeti istifa etti. Son padişah Vahdettin,
17 Kasım 1922'de İngilizlere sığınıp İstanbul'u terk etti. Bunun
üzerine Osmanlı sülâlesinden Abdülmecit Efendi, Büyük Millet
Meclisi'nin kararı ile halife seçildi.
7- KURULAN SİYASİ PARTİLER a ) Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisi)
İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, toplumun farklı
kesimlerinden ve değişik düşüncelere sahip kimselerden meydana
geliyordu, Hepsi Misak-ı Millî amacında birleşmekte idiler. Zamanla
mecliste farklı gruplar oluştu [Tesanüt (Dayanışma) Grubu, İstiklâl
Grubu, Halk Zümresi ve Islahat (Reform) Grubu gibi]. Bu durum meclis
çalışmalarının yavaşlamasına sebep oldu. Mustafa Kemal Paşa ortaya
çıkan siyasî anlaşmazlıkları azaltmak ve çeşitli grupları birleştirmek
için büyük çabalar gösterdi. Bunda başarılı olamayınca, Anadolu ve
Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu adıyla bir grup kurdu. Bu grup, Misak-ı
Millî esasları içinde ülkenin bütünlüğünü ve milletin bağımsızlığını
sağlamak için çalışacaktı.
Büyük zaferden
sonra, Mustafa Kemal Paşa, gazetelere verdiği demeçte Halk Fırkası
adıyla bir siyasî parti kuracağını açıkladı. Bu partinin, "tam
bağımsızlık" ve "kayıtsız şartsız millet egemenliği" ilkelerine
dayanacağını ve bütün milletin partide temsil edileceğini söyledi.
1 Nisan 1923'te Türkiye Büyük Millet Meclisi, seçimlerin
yenilenmesine karar verdi. Mustafa Kemal Paşa, mecliste bulunan Anadolu
ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'nun, Halk Fırkası'na dönüşeceğini
açıkladı. 9 Eylül 1923'te Halk Fırkası'nın kuruluşu tamamlandı. Genel
başkanlığına da Gazi Mustafa Kemal getirildi. Cumhuriyetin ilânından
sonra bu parti Cumhuriyet Halk Fırkası adını aldı. Böylece Cumhuriyet
Dönemi'nin ilk siyasî partisi kurulmuş oldu. b)Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (İlerici Cumhuriyet Partisi)
Demokrasilerde iktidar partisinin icraatını denetleyen muhalefet
partileri bulunur. Cumhuriyet Halk Fırkası, Cumhuriyet Dönemi'nin ilk
iktidar partisi idi. Cumhuriyet Dönemi'nin ilk muhalefet partisi de
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasıdır.
Yapılan
inkılâplar konusunda, Mustafa Kemal Paşa ile yakın arkadaşları
anlaşmazlığa düştüler. Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasında emeği geçen
Cafer Tayyar Paşa, Kâzım Karabekir Paşa gibi komutanlar, inkılâplara
olumsuz tepki gösterdiler, inkılâplar için zamanın henüz uygun
olmadığını ileri sürerek bir muhalefet grubu oluşturdular. Aynı zamanda
milletvekili de olan bu komutanlara, ya ordudaki görevlerini ya da
meclisteki görevlerini bırakmaları bildirildi. Böylece büyük hizmetler
yapmış olan şerefli Türk Ordusu, politik çekişmelerin dışında tutulmak
istendi. Milletvekili olan komutanların çoğu, askerlik görevinden
ayrılıp politikaya milletvekili olarak devam ettiler. Bu
milletvekilleri, Cumhuriyet Halk Fırkası'nın meclis üzerinde baskı
yaptığını iddia ediyorlardı. Muhalefet olmadan, tek partinin
demokrasinin gelişmesini engelleyeceğini söyleyen bu milletvekilleri,
Cumhuriyet Halk Fırkası'ndan ayrılarak Terakkiperver Cumhuriyet
Fırkası'nı kurdular (17 Kasım 1924). Demokratik düzenin güçlenmesini
isteyen Mustafa Kemal Paşa, yeni partinin kuruluşundan memnun oldu.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, millî egemenlik, kişisel
özgürlükler ve dinî inançlara saygı ilkelerini benimsemişti. Cumhuriyet
rejimine karşı olanlar partiye sızdılar. Halkın dinî duygularını
istismar ettiler. Yeni rejime ve inkılâplara cephe aldılar. Hükümetin
yaptığı işler eleştirilirken, cumhuriyet rejimi de bazı kötü niyetli
kişiler tarafından eleştirilmeye başlandı. Onların bu çalışmaları
özellikle cahil halk üzerinde etkisini gösterdi. Bunun sonucu olarak
bazı doğu ve güneydoğu illerinde etkili olan bir ayaklanma çıktı.
Cumhuriyet yönetimi için ciddî bir tehdit olan bu ayaklanma, sıkı
tedbirler alınarak bastırıldı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası da
ayaklanmayla ilgili görülerek hükümet tarafından kapatıldı (3 Haziran
1925).
c) Serbest Cumhuriyet Fırkası (Partisi)
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kapatılmasından sonra,
Cumhuriyet Halk Fırkası, 1930 yılına kadar ülkede tek siyasal parti
olarak kaldı. Bu zamana kadar, inkılâpların büyük bir bölümü
gerçekleştirildi. Ancak tek parti yönetimi, demokratik bir rejim için
uygun değildi. Mecliste hükümetin çalışmaları denetimsiz kalıyordu.
1929 yılında, dünyada ekonomik bir bunalım ortaya çıktı. Türkiye de
bu bunalımdan etkilendi. Ekonomik sıkıntıya düşen halkın şikâyetleri
arttı. Meclisteki bazı milletvekilleri ülkedeki ekonomik sıkıntıların,
hükümetin yanlış politikalarından kaynaklandığını ileri sürmeye
başladılar. Atatürk de hükümetin ekonomik politikasından hoşnut
değildi. Hükümeti denetleyecek ikinci bir siyasî partinin gerekliliğine
inanıyordu. Bu nedenlerden dolayı bir muhalefet partisinin kurulmasına
karar verildi. Bu amaçla Mustafa Kemal, çok yakın arkadaşı Fethi Bey
(Okyar)'i bir parti kurmakla görevlendirdi. 12 Ağustos 1930'da Serbest
Cumhuriyet Fırkası kuruldu.
Serbest
Cumhuriyet Fırkası, siyasî fikir olarak cumhuriyetçilik, lâiklik ve
milliyetçilik ilkelerini, ekonomi alanında ise devletçilik ilkesine
karşı liberalizmi savunuyordu. Parti kısa zamanda hızla gelişti.
Yapılan yerel seçimlerde yolsuzluk yapıldığı iddia edilip, hükümet ağır
şekilde eleştirildi. Hükümet ve inkılâplar aleyhinde gösteriler
yapıldı. Bu durum, parti yöneticilerini sıkıntıya sokunca, Serbest
Cumhuriyet Fırkası, kurucuları tarafından kapatıldı (17 Kasım 1930).
Böylece çok partili siyasî hayata geçmek için yapılan ikinci deneme
de başarısızlıkla sonuçlandı.
8- TAKRİR-İ SÜKUN KANUNU
İngilizler, Orta Doğu'daki zengin petrol yataklarını denetim altında
tutmak için daha Birinci Dünya Savaşı yıllarından itibaren bazı
faaliyetlerde bulunmuşlardı. Bunlardan biri de Güneydoğu Anadolu'da
kendi himayelerinde bir devletin kurulmasıydı. Lozan Antlaşması'yla bu
oyun bozuldu. Fakat İngilizler, emellerinden vazgeçmediler. Lozan'da
halledilemeyen Musul sorununun görüşüldüğü sırada, cumhuriyet rejimine
karşı olanları kullanarak Güneydoğu ve Doğu Anadolu illerinin bir
kısmında etkili olan bir ayaklanma çıkarttılar. Şeyh Sait isimli
kişinin başkanlığında çıkmış olan bu ayaklanmaya Şeyh Sait Ayaklanması
adı verilmiştir.
Şeyh Sait Ayaklanması, Ergani ilçesine bağlı Piran köyünde başladı
(13 Şubat 1925). Kısa sürede etrafa yayıldı. Muş, Elazığ ve Diyarbakır
yöresinde etkili olan ayaklanmanın bastırılması için hemen tedbirler
alındı, önce sıkıyönetim ilân edilerek olaylar yatıştırılmaya
çalışıldı. Bu yeterli olmayınca Başbakan Fethi Bey istifa etti.
3 Mart 1925'te başbakan olan İsmet İnönü, ayaklanmanın bastırılması
için hükümete geniş yetkiler veren Takrir-i Sükûn Kanunu'nu TBMM'den
çıkardı. Diğer taraftan ordu birlikleri harekete geçirildi. Yapılan
plânlı askerî harekât ile, isyancılar dağıtılıp, elebaşıları yakalandı.
Suçlular İstiklâl Mahkemelerinde yargılandılar. Suçlu görülenler
çeşitli cezalara çarptırıldılar. Yapılan soruşturmada isyancıların bir
kısmının Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'na mensup oldukları
belirlendi. Bunun üzerine parti 3 Haziran 1925'te kapatılarak,
cumhuriyet rejimine yönelen önemli bir tehlike ortadan kaldırılmış oldu.
DİN KURUMLARININ DÜZENLENMESİ Halifeliğin
kaldırılmasından sonra, din kurumlarının yeniden düzenlenmesi
gerekiyordu. Bunlardan en önemlisi tekke, zaviye ve türbelerin
kapatılmasıdır.
Osmanlı Devleti zamanında
ülkede birçok tarikat vardı. Tarikat, sözlük anlamı olarak; aynı dinin
içinde, tasavvufa dayanan ve bazı ilkelerle birbirinden ayrılan,
Allah'a ulaşma arzusuyla tutulan yol demektir. Tarikat mensupları tekke
ve zaviye adı verilen yerlerde toplanırlardı. Ancak Osmanlı Devleti'nin
son zamanlarında bazı tarikatlar amaçları dışına çıktılar. Halkın dinî
duygularını istismar ederek yenilik hareketlerini engellemeye
çalıştılar. Bu durum, lâik devlet anlayışı ile bağdaşmıyordu.
Mustafa Kemal, Kastamonu'ya yaptığı bir gezide konuyu dile getirdi:
"Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler,
dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakîkî
tarikat, medeniyet tarikatıdır. Medeniyetin emir ve istediğini yapmak,
insan olmak için kâfidir."
Bundan sonra
gerekli çalışmalar yapılarak 30 Kasım 1925'te çıkarılan bir kanunla,
tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı. Kanunda ayrıca şeyhlik, dervişlik,
müritlik gibi tarikat unvanları ile bunların özel kıyafetlerinin
giyilmesi de yasaklandı. Bu uygulama lâiklik ilkesine geçiş
aşamalarından biridir.
KADININ TÜRK TOPLUMUNDAKİ YERİ (SOSYAL HAKLARI, SİYASİ HAKLARI) Türk
toplumunda kadının saygın bir yeri vardır. Orta Asya'da kurulan ilk
Türk devletlerinde kadın ve erkek eşit haklara sahipti. Devlet
yönetiminde, hakanların yanında hatun adı verilen eşleri de söz
sahibiydi. Kadınlar ata binip ok atar, top oynar, güreş gibi ağır
sporlar yapar ve savaşlara katılırlardı. Toplumda tek eşlilik
prensibine bağlı kalınır, ev eşlerin ortak malı sayılırdı. Namus ve
iffete büyük bir önem verilirdi.
Osmanlı
Devleti Dönemi'nde kadın haklarında gerileme oldu. Kadınlar evlenme,
boşanma, miras ve eğitim işlerinde pek çok haklarını kaybettiler.
Bununla birlikte köylerde ve kasabalarda yaşayan kadınlar, her alanda
eşlerine destek oluyordu. Kurtuluş Savaşı yıllarında, erkeği cepheye
giden Türk Kadını, çocuğunu yetiştirmiş ve evinin geçimini sağlamıştır.
Hatta silâh ve cephane taşıyarak savaşa katılmıştır. Bu davranışı ile
Türk Kadını, Türk toplumundaki önemli yerini bir defa daha ispat
etmiştir.
Atatürk, kadınlarımızın medenî,
siyasal ve sosyal haklarına kavuşması gerektiğine inanıyordu. Türk
kadınının bu durumunu Atatürk şu sözü en güzel şekilde ifade eder: "...
Dünyada hiçbir milletin kadını, ben, Anadolu kadınından daha fazla
çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu Kadını
kadar gayret gösterdim diyemez".
Türk toplumunda ailenin, ailenin içinde de kadının yeri ve önemi büyüktür.
Türkiye'de aile çağdaş hukuk anlayışına uygun olarak medenî kanun
esaslarına göre kurulmuştur. Kadın ve erkek eşit haklara sahiptir.
Kadın erkek eşitliğinin sağlanması, toplumsal uzlaşmanın en önemli
şartlarından birisidir.
Ailenin toplumdaki
yerini ve önemini Atatürk şu sözü ile açıklar: "Medeniyetin esası,
ilerlemenin ve kuvvetin temeli, aile hayatındadır. Bu hayatta yozlaşma,
muhakkak sosyal, ekonomik ve siyasî bozulmaya sebep olur. Kadının Sosyal ve Siyasî Haklarını Kazanması
Atatürk, kadının erkekle birlikte öğrenim yapması, sosyal, kültürel
ve ekonomik hayatta onlarla birlikte görev alması görüşünü benimsemiş
ve savunmuştur. Atatürk Dönemi'nde Türk kadını aile kurma, eğitim yapma
ve istediği mesleği seçme hak ve özgürlüğü gibi sosyal haklar
kazanmıştır. Türk ailesinin kuruluşunu yeniden düzenleyen
Türk Medenî Kanunu'nun kabul edilmesiyle, toplumsal ve ekonomik hayatta
kadın erkek eşitliği sağlanmıştı. Burada kadınların siyasî haklarından
söz edilmemekteydi. Demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla
yerleşebilmesi için, kadınlarımıza siyasî hakların verilmesi
gerekiyordu. Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasında görevini fazlasıyla
yapmış olan Türk kadını, ülke yönetimine de katılmalıydı.
Medenî kanun ile kazanılan haklardan sonra Türk kadınına yönetimde
görev alabilmesini sağlayan siyasî haklar 1930'dan itibaren verilmeye
başlandı. Önce 1930'da kadınlara belediye seçimlerine katılma hakkı
tanındı. Türk kadını, 1933'te muhtarlık seçimlerine katılma hakkına
kavuştu. Türk kadını, 1934'te yapılan anayasa değişikliği ile Avrupa
ülkelerinin birçoğundan önce, milletvekili seçme ve seçilme hakkını
kazandı. Atatürk bir konuşmasında; "Türk kadını dünyanın en
aydın, en faziletli ve en ağır kadını olmalıdır." demiştir. Atatürk
"Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep
etmemiştir. Allah'ın emrettiği şey, erkek ve kadının beraber olarak
ilim ve bilgiyi kazanmasıdır." sözü ile toplum hayatında kadının
önemini belirtmiştir. Böylece, Türk kadını, modern Türk toplumunda lâyık olduğu yeri tam olarak aldı. KIYAFETTE DEĞİŞİKLİK
Osmanlı ülkesinde yaşayan insanların kıyafetlerinde birlik yoktu.
Memurlar, memuriyetlerinin cins ve derecelerine göre; din adamları,
mensubu oldukları dinlere göre kıyafetler giyiyorlardı. Halk ise
yaşadığı bölgenin iklim şartlarına ve tarihî geleneklerine göre
giyiniyordu. Yeni Türk devletinde, kurum ve kanunlar, çağdaş Avrupa
devletlerinin kurum ve kanunlarına benzetilirken, kılık kıyafetin de
bir düzene sokulması gerekiyordu. Mustafa Kemal, kılık
kıyafetle ilgili düzenlemenin halka anlatıldıktan sonra yapılmasını
istedi. 1925 yılında sağlık sebepleri ileri sürülerek, askerlerin
şemssiperli serpuş giymeleri hükümet tarafından kabul edildi. Aynı
günlerde milletvekillerinden bazıları meclis oturumlarına başı açık
katılmaya başladılar. Gazetelerde konuyla ilgili yazılar yazıldı. Bu
şekilde kamuoyu kıyafette yapılacak değişiklik hakkında
bilgilendirildi. Bunun üzerine kıyafet inkılâbını açıklamaya karar
veren Mustafa Kemal 24 Ağustos 1925'te Kastamonu'ya bir gezi yaptı.
Kastamonu ve İnebolu'da, kıyafetimizin değişmesi gerektiğini şu
sözleriyle açıkladı: "Fikrimiz, zihniyetimiz, tepeden tırnağa kadar
medenî olacaktır. Medenî ve milletlerarası kıyafet milletimiz için
lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz." Bu gezide şapka tanıtıldıktan
sonra, büyük şehirlerin çoğunda memurlar emir beklemeden şapka giymeye
başladılar. Mustafa Kemal'in Kastamonu gezisinden sonra
Ankara'ya dönüşünde, kendisini karşılamaya gelenlerin çoğu şapkalı idi.
Bu gelişmelerden sonra 25 Kasım 1925'te "Şapka Giyilmesi Hakkında
Kanun" çıkarıldı. 1934'te din adamlarının kıyafetlerine ilişkin yasal
düzenleme yapıldı. Bu kanunla, din adamlarının dinî kıyafetleriyle
ibadet yerleri dışında gezmeleri yasaklandı. Yalnız her dinin en
yetkili kişisi dinî kıyafetiyle dolaşabilecekti. Türk kadınının
kıyafeti ile ilgili bir yasal düzenleme yapılmamıştır. Ancak Türk
kadını, toplumun modernleşmesine ayak uydurmak için çağdaş kıyafetleri
benimsemiştir. Kıyafetlerde yapılan değişiklikle modern bir
görüntüye kavuşan Türk toplumu, batı uygarlığı ile arasındaki dış
görünüş ayrılığını da ortadan kaldırmıştır. SAĞLIK HİZMETLERİ
Ülkenin sağlık şartlarını düzeltmek, milletin sağlığına zarar veren
bütün olumsuzlukları ortadan kaldırmak, gelecek kuşakları sağlıklı bir
şekilde yetiştirmek devletin görevlerinden biridir. Osmanlı
Devleti'nin son zamanlarında sağlık alanında bazı ıslahatlar yapılmış
ise de yeterli değildi. Ayrıca devlet bu işi çok ciddî olarak da ele
almamıştı. Sağlık hizmetleri, İçişleri Bakanlığı'na bağlı bir genel
müdürlük tarafından yürütülüyordu. 23 Nisan 1920'de yeni
Türk devletinin kuruluşundan itibaren sağlık hizmetleri büyük bir
önemle ele alındı. İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti içinde
Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı kuruldu. Cumhuriyetin ilânından sonra
bu bakanlık bir program hazırlayarak sağlık sorunlarına eğildi. Bu
programda sağlık teşkilâtını genişletmek, sağlık elemanları
yetiştirmek, yeni hastahaneler açmak, bulaşıcı hastalıklarla mücadele
etmek gibi konular ele alındı. Bulaşıcı hastalıklar ciddî
tedbirlerle kontrol altına alındı. Doktor, sağlık memuru ve ebe sayısı
artırılarak sağlık hizmetleri yurdun her tarafına yaygınlaştırıldı.
Memleketteki hastalıkları ve bunlarla mücadelede izlenecek yollar ve
yöntemleri belirlemek, aşılar ve serumlar hazırlamak üzere Ankara'da
"Hıfzıssıhha Enstitüsü" hizmete açıldı. Memleketin ihtiyacı
olan sağlık memuru, hemşire, ebe gibi sağlık personeli yetiştirmek
amacıyla çeşitli illerde okullar açıldı. 1923 yılında 86 hastahane ve
554 doktor varken, bu rakamlar 1940 yılında, 198 hastahane ve 2387
doktora ulaşmıştır. Atatürk her yıl Türkiye Büyük Millet
Meclisi'ni açış konuşmalarında sağlık konusuna eğilerek, hükümete yol
gösterici direktifler verirdi. Bir konuşmasında "Kendine inkılâbın ve
inkılâpçılığın çeşitli ve hayatî vazifeler verdiği, Türk vatandaşının
sağlığı ve sağlamlığı, her zaman, üzerindeki dikkatle durulacak millî
meselemizdir." diyerek konuya verdiği önemi açıkça ifade etmiştir. SOYADI KANUNU
Osmanlı Devleti zamanında kişilerin soyadları yoktu. Kişinin adının
yanına baba adı, doğum yeri veya bağlı bulunduğu boy yazılırdı. Bu
durum çeşitli karışıklıklara sebep oluyordu. Askere alma, okul, tapu ve
miras işlerinde büyük zorluklar çıkıyordu. Kişilerin kimliği tam olarak
belirlenemediğinden birtakım haksızlıklar olabiliyordu. Toplumsal
ilişkilerdeki bu eksikliğin giderilmesi gerekiyordu. Hiçbir bölünmenin
olmadığı bir toplumun meydana getirilmesini amaçlayan Mustafa Kemal
Paşa bu konu ile de ilgilendi. 21 Haziran 1934'te Soyadı Kanunu çıkarıldı. Buna göre her Türk, kendi
adından başka, ailesinin ortak olarak kullanacağı bir soyadı alacaktı.
Alınacak bu soyadları Türkçe olacaktı. Ahlâka aykırı ve gülünç adlar
soyadı olarak alınamayacaktı. Soyadı Kanunu'nun kabul
edilmesinden sonra 24 Kasım 1934 tarihinde TBMM tarafından, Gazi
Mustafa Kemal Paşaya "Atatürk" soyadı verildi. TAKVİM, SAAT VE ÖLÇÜLERDE DEĞİŞİKLİK
Osmanlı Devleti'nde kullanılan saat, takvim ve ölçüler, Avrupa
devletlerinde kullanılanlardan farklıydı. Bu durum, sosyal, ticarî ve
resmî ilişkileri zorlaştırıyor, bazı karışıklıklara sebep oluyordu.
Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde bu farklılığı gidermek için bazı
çalışmalar yapıldı. Fakat yeterli değildi. Cumhuriyetin
ilânından sonra bu zorluklan ortadan kaldırmak için çalışmalara
başlandı. Önce 26 Aralık 1925'te çıkarılan bir kanunla, o zamana kadar
kullanılmakta olan, Hicrî ve Rumî takvimlerin yerine Milâdî takvim
kabul edildi, l Ocak 1926'dan itibaren de kullanılmaya başlandı.
Böylece devlet işlerinde karışıklık önlendi. Takvimdeki bu değişikliğin
yanında, alaturka denilen, güneşin batışına göre ayarlanan saat yerine,
çağdaş dünyanın kullandığı saat sistemi kabul edildi. Batıdan alınan
zaman ölçüsü ile bir gün 24 saate bölünüp, günlük hayat düzene sokuldu.
1928 yılında yapılan bir değişiklikle milletlerarası rakamlar kabul
edildi. 1931'de kabul edilen bir kanunla eski ağırlık ve uzunluk
ölçüleri değiştirildi. Eskiden kullanılan arşın, endaze, okka gibi ölçü
birimleri kaldırıldı. Bunların yerine uzunluk ölçüsü olarak metre,
ağırlık ölçüsü olarak kilo kabul edildi. Uzunluk ve ağırlık ölçülerinde
yapılan bu değişikliklerle ülkede ölçü birliği sağlandı. Bu
yeniliklerin yanında millî bayramlar ve tatil günleri de yeniden
düzenlendi. 1935'te çıkarılan bir kanunla, cuma günü olan hafta tatili
değiştirilip, cumartesi öğleden sonra ve pazar günü hafta tatili olarak
kabul edildi.
Atatürk'ün cebinden saat çıkarıp armağan ettiği çocuklardan biride küçük Altan'dır. 1937 Haziran ayında İstanbul da ünlü Park Otel'de , küçük Altan'la konuşmalarından duygulanan Atatürk, değerli saatini vererek onu da ödüllendirmiştir. Bu olaydan iki yıl sonra (1939) Galatasaray Lisesi'nin ilk okul bölümünde okuyan küçük Altan, yaşantısındaki bu mutlu olayı bir gazeteciye şöyle anlatmıştır.
"İstanbul, 1937 Haziran. O gece erken yatmıştım. Annem, teyzesinin oğlu ile eve dönerken, Park Otel'in önünde bir kalabalık görmüşler. Atatürk'ün orada olduğunu anlayınca içeri girmişler. Derken annemin aklına ben gelmişim. Ağabeyime:
"Altan'ı çağıralım demiş. Gece yarısı karyolamı biri sallıyordu, gözlerimi açtım, karşımda Etem Ağabeyim:
'Çabuk Altan'
'Ne var?'
'Seni Atatürk'e ***üreceğim'
Rüya görüyorum sandım.
'Atatürk mü? Ağabey beni aldatıyorsun. Atatürk gözle görülür mü hiç? Daha o zaman 6 yaşındaydım. Okula bile gitmiyordum. Anneme bazen sorardım:
'Anne Atatürk kimdir?
'Büyük adamdır'
'Büyük adamlar bizim gibi yer bizim gibi konuşurlar mı?' Ağabeyim böyle gece yarısı 'Seni Atatürk'e ***üreceğim' deyince,anneme sorduğum şeyler birer birer aklıma geldi. Onun için inanamadım:
'Hiç Atatürk gözle görülür mü?'
Fakat ağabeyim: 'Vallahi atmıyorum, kalk! 'deyince fırladım.
'Şimdi Atatürk'ü görecek miyim?'
'Göreceksin!'
Artık iyice inanmıştım. Çabucak giyindim. Park otele gittik. Gittik ama Atatürk'ü hemencecik göremedim. Bir çok adamlar etrafını sarmışlardı. Annem beni kucağına alarak kalabalık arasında onu bana göstermeye çalışıyordu. En sonunda, iki kişinin omuzları arasından başımı uzatarak baktım. Bakar bakmaz da:
'Aaaaa anne , işte Atatürk! 'diye bağırdım.
Derken Atatürk eli ile bir işaret yaptı. Bu işareti yaparken anneme doğru bakıyordu. Fakat annem dalmıştı farkında olmadı. Atatürk bir daha işaret etti. Annem bu işareti de görmeyince yüksek sesle yaverine emir verdi:
'Hanıma söyleyin, lütfen yanındaki çocuğu buraya göndersin.'
A! Gösterdiği çocuk bendim. Atatürk beni çağırıyordu. Annem ne yapacağını şaşırmış her tarafı titriyordu,bana:
'Haydi Altan koş! Atatürk'e git' dedi. Ama onunla nasıl konuşacağını bana öğretmedi. Zaten vakitte yoktu ki…
Ben büyük bir adam gibi Ata'nın huzuruna çıktım, hemen sarılıp iki elini birden öptüm. O sordu:
'En çok kimi seviyorsun bakayım, anneni mi,babanı mı?' hemen atıldım:
'Ben en çok seni severim' 'Atatürk olduğum için mi?'
'Evet'
'Ne yaptım ki bu kadar çok seviyorsun?'
'Düşmanları denize döktün. Memleketi sen kurtardım.' Dedim.
Beni masanın üzerine çıkararak etrafındakilere gösterdi ve :
'Ne sevimli çocuk değil mi?' sonra beni sevip okşadı:
'Büyüdüğün zaman ne olmak istersin?'
Amcam Mualla tayyareci idi. Aklıma geldi:
'Tayyareci olacağım' dedim.
Atatürk o zaman kulağıma eğilerek şu sözleri söyledi:
'Çocuğum sen ne tayyareci, ne mühendis,ne de doktor olma. Büyük adam ol.'
'Söyle bakayım: Büyük adam olacağım de'. Ben tekrar ettim.
'Büyük adam olacağım'
'Aferin çocuğum'.
Atatürk, o gece hep benimle ilgilendi bilmem böyle ne kadar yanında kalmıştım. Galiba sabah oluyordu. Bir aralık:
'Dur' dedi,
'Sana bir hediye vereyim'
Annemim, 'kimseden bir şey alma 'diye sıkı sıkıya tembih ettiği aklıma geldi. 'Teşekkür ederim. Ben bir şey istemem,sonra annem darılır' dedim. Ben bunu söylerken, Atatürk elini cebine sokmuştu. Oradan çıkardığı bir saati,kordonundan tutarak boynumdan geçirdi.
'İleride büyüdüğün zaman kullanır, beni hatırlarsın' Ayrılırken tekrar anlımdan öptü. 'Bu günden sonra sen benim çocuğumsun. Verdiğin sözü unutma…Çalışıp çabalayacak büyük adam olacaksın ha!'
Atatürk'ün Altan' a verdiği değerli saate ilgili olarak da Altan 'ın annesi Bayan Didar, aynı gazeteciye şu bilgileri vermiştir:
'Atatürk'ün hediyesini o geceden beri,canımız gibi saklıyoruz. İlk zamanlar maddi değeri hakkında bir fikrimiz yoktu. Sonra onu bir kuyumcuya gösterdik. Onbeşbin lira değer biçti. Ziraat bankasında saklanan saat o gün için masanın üzerindeydi. İki buçuk mm kalınlığında, som platin bir saat bu. Gene platinden yapılmış kordona takılı,iki ucu mor yakutla kaplanmış platin bir kalemi de var. Saatin üzerinde gayet ince bir yazı ile şunlar okunuyordu:
-Turhal Şeker Fabrikası -arkasında da Gazi Mustafa Kemal'in ilk harfleri GMK. 'Fakat bizce onun en büyük kıymeti Atatürk'ün yadigarı oluşudur. Altan' ın üzerine nasıl titrediğini bir görseniz.' Küçük Altan, Atatürk'ün hediye ettiği bu saati büyüdüğü zaman annesinden alıp kullanacakmış. Sordum:
'Atatürk'e verdiğin sözü unutmuyorsun değil mi?' 'Unutmuyorum. Mutlaka büyük adam olacağım. Karnemde hiç kırık numaram yok'
Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında yazılmış olan en seçme kitaplar burada genç akademi takipçilerinin beğenisine sunulmuştur. Unutulmayan, hiçbir zaman da unutulmayacak eserler bilgisayarınızda bulunsun.
Ayrıca Atatürk&ün hiçbir yerde bulamayacağınız geniş bir resim arşivi de verilmiştir.
Kitaplar hem rar içinde not defteri dosyası olarak hem de word dosyası olarak verilmiştir. E-kitap okuma programları, not defteri dosyası şeklindeki kitapları okuyabilmektedir. Ellerinde bu tür programlardan bulunmayanlar ise Microsoft Word de kitapları inceleyebilirler.
Konu daha önceden açılmış ama hepsi yok ben araştırdım sizlere sundum
Kitap Arşivi
Resim Arşivi
II. Abdülhamid’in peşine casus taktığı Mustafa Kemal ve arkadaşlarını, gizli örgüt kurmak ve toplantılar yapmaktan tutuklattırdığını biliyor muydunuz? Tarihte az bilinen ilginç olay:
Zaman gazetesi yazarı Mustafa Armağan'ın pazar ekinde aktardığı ilginç bilgiler...
Abdülhamid, Mustafa Kemal’i hapse attırmıştı!
MUSTAFA ARMAĞAN
“Abdülhamid devrinin her 24 saati bin muammayla doludur.” 1930’larda sıkı bir Abdülhamid düşmanı iken 1960’larda tam tersine koyu bir Abdülhamid hayranı olarak karşımıza çıkan yazar Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’nun bu cümlesi beni çok düşündürmüştür.
Her 24 saatine binbir muammayı doldurmuş bu karmaşık iktidar döneminin kıvrımları arasında saklanmış nice olay ve çehrenin gerçek yüzü, ağır ağır aydınlanmakta.
Anlatacağım olay da, bizzat Mustafa Kemal tarafından en az iki defa dillendirildiği halde, Atatürk’ün resmi biyografilerinde ya geçiştirilmiş yahut da yazıldığı halde dikiz aynamıza bir türlü girememiştir. Bugün vefatının 90. yılında Sultan II. Abdülhamid’i rahmetle anarken, onun “muamma”larından birini daha büyüteç altına alıyoruz.
21 Ekim 1904’te, 24 yaşında Harp Akademisi’nden kurmay yüzbaşı olarak mezun olan Mustafa Kemal, birkaç ay kadar tayinini bekleyecekti. Bir süre sınıf arkadaşı Ali Cebesoyların Kuzguncuk’taki yalısında misafir kalmış, daha sonra yine tayin bekleyen birkaç arkadaşıyla birlikte Beyazıt-Gedikpaşa civarında bir Ermeni’nin apartman dairesini kiralamışlardı. Burada toplanıp memleket sorunlarını görüşürken, kurtuluş için Meşrutiyet yönetiminin geri getirilmesinin şart olduğu, bunun için de ordunun Saray’ı sıkıştırması gerektiği üzerinde görüş birliğine varmışlardı. Bu amaçla her biri atanacakları yerlerde birer örgüt kuracak, sonra da şubeleri birleştirip hükümet üzerinde baskı kuracaklardı.
Ne var ki, Abdülhamid’in meşhur hafiye örgütünün içlerine sızacağını hesaplayamayacak kadar toydular o sırada.
Toplantılar olanca hızıyla sürerken günün birinde subayken ordudan atılmış Fethi Bey adlı birisini aralarına almak gafletinde bulunurlar. Başlangıçta “örgüt” adına epeyce yararlılıkları görülen Fethi Bey, günün birinde kendilerine yeni bir arkadaşın daha katılmak istediğini bildirir. Önce sözü edilen arkadaşı görmeleri gerektiğini söylerler ve Galata Köprüsü civarında bir kahvede buluşmaya karar verirler. Ancak gelmesi beklenen yeni ‘arkadaş’, Abdülhamid’in has adamlarından Zülüflü İsmail Paşa’nın yaverinden başkası değildir ve yanında bir sürü jandarma da getirmiştir! Meğer acıyarak yanlarına aldıkları Fethi Bey, bir hafiye ve konuştukları her şeyi günü gününe Abdülhamid’e bildirmekte değil miymiş!
İşte bu baskınla Mustafa Kemal, Ali Fuat ve Fethi Okyar da aralarında olmak üzere “gizli örgüt”ün bütün elemanları jandarmalar tarafından yakalanarak hapse atılır.
Bundan sonrası daha da ilginçtir. Çünkü Yüzbaşı Mustafa Kemal, Abdülhamid’in yaşadığı Yıldız Sarayı’nın mabeyn dairesine götürülüp gizli örgüt kurmak, bu amaçla para toplamak, gazete çıkarmak ve toplantılar yapmaktan sorguya çekilmiştir. Kendisi hatıralarında ‘aylarca’ hapiste kaldığını söylese de, tutukluluğunun en fazla iki ay sürdüğünü biliyoruz. (Mezuniyeti 21 Ekim’de, Şam’a tayini ise 11 Ocak’tadır.)
Asıl şüpheyi davet eden nokta, bir Ermeni’nin evinde kalmaları ve Jön Türklerin yasak yayınlarını takip etmeleriydi. O günlerde Ermenilerin Sultan’a bir suikast düzenleyeceklerine dair haberler alınıyordu; Saray’a, Ramazan’ın 15’inde Hırka-i Şerif’i ziyaret edecek olan Abdülhamid’e bombalı bir saldırı düzenleneceği ihbarı yapılmıştı. Padişah, Beyazıt civarından arabayla geçecekti ve onların bu güzergâhta bir ev tutmuş olmaları şüpheyi daha da artırmaktaydı. Nitekim bu ihbar, 6 ay kadar sonra, Mustafa Kemal ve arkadaşları aklanıp Şam’a gönderildikten sonra Ermeni teröristlerin elinde gerçek adresini bulacaktı (21 Temmuz 1905, Bomba Olayı).
Yıldız Sarayı Mabeyn Dairesi’ndeki sorgulama sırasında bizzat Abdülhamid’in sorgu odasına kadar geldiği ve görünmeyen bir yerde Mustafa Kemal’in cevaplarını dinlediği rivayeti, ta 1931 yılında liseler için hazırlanan “Tarih” kitabından beri dillerdedir ama Atatürk’ün kendisi bize bundan hiç bahsetmemiştir. Annesi Zübeyde Hanım’ın mezarı başında Ocak 1923’te yaptığı konuşmada, şunları söylediğini biliyoruz:
“Hayata ilk hatveyi [adımı] atıyordum. Fakat bu hatve hayata değil, zindana tesadüf etti. Hakikaten bir gün beni aldılar ve idare-i müstebidenin [istibdat yönetiminin] zindanına koydular. Orada aylarca kaldım. Validem bundan ancak mahpesten çıktıktan sonra haberdar olabildi. Ve derhal beni görmeye şitap etti [koştu]. İstanbul’a geldi. Fakat orada kendisiyle ancak üç beş gün görüşmek nasip oldu. Çünkü tekrar idare-i müstebidenin hafiyeleri, casusları, cellatları
ikametgâhımızı sarmış ve beni alıp götürmüşlerdi. Validem ağlayarak arkadan beni takip ediyordu. Beni menfama götürecek olan vapura bindirilirken benimle görüşmekten men edilen validem gözyaşlarıyla Sirkeci rıhtımında elemler ve kederler içinde terk edilmiş bulunuyordu.”
Annesinin ağlamaktan gözlerinin zayıfladığını söyleyen genç Mustafa Kemal, yine de ucuz kurtulmuş sayılırdı. Eğer Serasker Rıza Paşa araya girip de Sultan’ı, onların gençliklerine uyup bir hata işlediklerine ikna etmemiş olsaydı, rejimi değiştirmek için gizli örgüt kurmaktan tutuklanmaları ve askerlikten atılmaları işten bile değildi.
Velhasıl, “yıldızın parladığı anlar”dan birindeydi. Günün birinde bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binasında İsmail Hakkı Paşa, Padişah’ın kararını kendisine şöyle bildirecekti: “Şimdiye kadar büyük yeteneklere sahip olduğunu gösterdin… Ama öte yandan, kendinin ve üniformanın şerefini lekelemiş durumdasın… Siyasete ve Padişah’ınıza karşı vatan hainlerinin yıkıcı propagandasına karıştın. Arkadaşlarını da aynı şeyi yapmaları için teşvik ettin. Buna rağmen Efendimiz merhamet göstermeye karar verdi. Ve seni affetti. Yalnız tayin beklediğin Edirne ve Makedonya’ya değil, Şam’a gönderileceksin.”
Mustafa Kemal’in çok yıllar sonra, “Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı” adlı kitabıma da aldığım “Abdülhamid yönetiminin her şeye rağmen hoşgörülü olduğu” yolundaki sözlerinin kaynağı bu af olayı olsa gerek.
Atatürk bu sözü söylediği sırada, İzmir suikastı teşebbüsünden sonra en yakın silah arkadaşlarının idamla yargılandığını mı hatırlamıştı dersiniz?
Ait
olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi için diğer
bireylerle birlikte çalışmaya, bu çalışmayı ve bilinci, diğer kuşaklara
da yansıtmaya "milliyetçilik" denilir. Şu tanıma göre milliyetçiliğin
en önemli öğesi "millet" olmaktır. Öyle ise millet nedir?
Bir
insan topluluğuna millet diyebilmek için bazı niteliklerin o toplumda
olup olmadığı saptanmalıdır. Bazı anlayış biçimlerine göre, bir
topluluğun millet sayılabilmesi için ırk birliği yetişir. Bu eksik bir
görüştür. Aynı ırktan olmadıkları halde bugün milletlikleri tartışılmaz
topluluklar vardır, İsviçreliler ve Amerikalılar gibi, bazılarına göre
ise millet olmanın baş şartı aynı dili konuşabilmektir. Bu da her zaman
doğru sayılamayacak bir görüştür. İsviçre'de üç ayrı dil konuşulur ama
bütün İsviçreliler bir millettirler. Buna karşılık aynı dili konuşan
pek çok Arap milleti vardır. Iraklılar ile Faslılar aynı dili
konuştukları halde aralarında büyük farklar bulunur, ikisi de ayrı
birer millet sayılabilirler.
Kimileri de millet olmanın baş
şartı olarak din birliğini kabul ederler. Kuşkusuzdur ki, artık bu da
savunulamaz bir görüştür. Bugün dünyanın en büyük milletlerinden
sayılan Japonların içinde çok çeşitli dinler vardır. Gene ayrı birer
din gibi kabul edilebilecek Katoliklik ile Protestanlık Almanya'da,
Amerika'da yan yana yaşamaktadır. Ama aynı dinden oldukları halde
Müslümanlar hiçbir zaman tek millet sayılamamışlardır.
Öyle
ise sayılan bütün bu şartlar bir insan topluluğunun millet olmasına
yetmemektedir. Aynı toprak parçası üstünde yaşayan insanların millet
olması için ilk şart, ortak bir geçmişe, kader birliğine, ortak bir
gelecek hedefine sahip olmaktır. Bu, en tutarlı ve geçerli görüştür.
Milliyet bağı böylece maddi olmaktan çok manevi bir ilişkidir. Bu
görüşü benimseyen Atatürk, milleti şöyle tanımlamaktadır: Bir insan
topluluğunun millet sayılabilmesi için "zengin bir hatıra mirasına,
birlikte yaşamak hususunda ortak istekte samimi olmaya, sahip olunan
mirasın korunmasını birlikte sürdürebilmek konusunda iradelerin ortak
bulunmasına, gelecekte gerçekleştirilecek programın aynı olmasına,
birlikte sevinmiş, birlikte aynı ümitleri beslemiş olmaya" ihtiyaç
vardır, işte bu ana şartları taşıyan bir insan topluluğu millet
sayılır. Gene Atatürk'e göre, bu şartların doğal sonucu, ortak milli
bir düşünce, ideal ve en önemlisi ortak dilin ortaya çıkmasıdır. Gerçi
dil birliği millet olmanın baş şartı değildir ama insanları düşünce,
ruh ve kültür açısından birbirine bağlayan ana dilin, pek çok millette
tek olduğunu da unutmamak gerekir.
Görülüyor ki, Atatürk, Türk
milletini ırk veya din esası üzerine oturtmamıştır. Zaten akılcı bir
yaklaşımla buna imkân da yoktur, özellikle Anadolu'daki Türk
toplulukları başka ırklarla, yüzlerce yıldan beri kaynaşmış
durumdadırlar. Anadolu'nun uygarlıkları birbirine bağlayan bir bağ
olması bu sonucu doğurmuştur.
Atatürk'ün millet anlayışı akılcı
ve insancıldır. Atatürk'e göre bir milleti başka milletlerden ayıran
nitelikler vardır. Her millet kendi yetenekleri, kültürü ve imkânları
çerçevesinde kendini diğerlerine kabul ettirmek ve mutlu yaşamak
zorundadır, işte bir milletin bireylerinin bu biçimdeki davranışları
milliyetçiliktir. Türk milliyetçiliğinin amacı, Türk'ün her alanda
yükselmesi, yücelmesidir.
Atatürk'e göre, "asıl olan millettir,
ilham ve güç kaynağı milletin kendisidir. Bir millet için mutluluk olan
bir şey, diğer bir millet için felâket olabilir. Aynı sebepler ve
şartlar birini mutlu ettiği halde, diğerlerini mutsuz kılabilir", öyle
ise, her millet akıl ve bilim yolu ile yalnız kendi değerlerini ve
çıkarlarını bulmalıdır. "Türk milliyetçisi, gelişme ve ilerleme yolunda
ve uluslararası ilişkilerde bütün çağdaş milletlere paralel olarak,
onlarla bir uyum içinde yürüyecektir. Ama bunu yaparken Türk milletinin
özelliklerini, bağımsız kişiliğini koruyacaktır. Türk Milliyetçisi
diğer milletlerin hakkına, bağımsızlığına saygı gösterecektir. Ancak
böylelikle diğer milletlerden de saygı görecektir. Kimsenin yurdunda
gözümüz yoktur. Çünkü her milletin yurdu kutsaldır. Türk, büyük gücünü
ancak haklarına saldırı olduğu zaman kullanacaktır".
Atatürk,
bütün milletlere saygı duyar, ama onların hepsinin üstünde Türk'ü
görür. Ona göre, "Dünya yüzünde Türk'ten daha büyük, ondan daha eski,
ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlar tarihinde
görülmemiştir". Atatürk, tarih alanındaki olağanüstü çalışmalarıyla
Türk'ün geçmişini aydınlatarak bu görüşe erişmiştir. Böylesine üstün
bir milletin yurdu da kutsaldır. Vatan sevgisi, milliyetçiliğin önde
gelen öğelerindendir; "Vatanımız, Türk milletinin eski ve yüksek tarihi
ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını sürdüren eserleri ile
bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez
ve bütündür".
Mademki vatan kutsaldır ve bir bütündür, öyle ise
"memleketi doğu ve batı diye ikiye ayırmak doğru değildir". Çünkü
yurdumuz kutsaldır. "Yurt toprağı, sana her şey feda olsun. Kutlu olan
sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen, Türk milletini ebedi
hayatta yaşatmak için feyizli kalacaksın".
Atatürk'ün Türk
milliyetçiliği üzerinde bu kadar çok durmasının derin sebepleri vardır.
Bu sebepler de gene tarihten kaynaklanmaktadır. Türklerin dünya
tarihine ve uygarlıklara yaptığı üstün hizmetler bilinmektedir. Ama ne
yazık ki, Türklerin kurduğu en büyük, en görkemli devletlerden Osmanlı İmparatorluğu'nun yapısı, tam bir milliyetçilik anlayışının doğmasına imkân vermemiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda her bakımdan birbirinden farklı çok çeşitli
uluslar yaşardı. Bunu biliyoruz. XVIII. yüzyıl sonlarına kadar dünyada
milliyet ilkesi pek bilinmiyordu. Gerçi devletler kuran milletler,
kendi yaşama biçimlerini, kültürlerini, anlayışlarını geliştiriyor,
dillerini kullanıyorlardı, bağımsızlıklarını koruyorlardı. Ancak
bunları belli bir millete bağlı olma bilinci içinde değil, belki
toplumsal bîr zorunluluk olarak yapıyorlardı. Millete benlik veren
milliyetçilik değil, din idi. Her millet mensup olduğu dinin
buyruklarına ve kalıplarına uyarak yaşıyordu.
XVII. yüzyıldan
itibaren Batı'da iyice güçlenen akılcılık, aynı zamanda milliyetçiliği
doğurmuştur. Batıda, çeşitli milletlere mensup olan düşünürler, her
milletin diğerinden farklı olduğunu görmüşler, insanları dinin değil,
milliyetin ilk planda birbirine bağlamasının akla uygun olduğunu
anlamışlardır. Böylece milliyetçilik Batı'da gelişerek siyasal hayata
girdi. XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilâl ve onu izleyen büyük
inkılâpla, milli devlet ve dolayısiyle milliyetçilik hızla bütün
dünyaya yayılmaya başladı.
Özellikle çok uluslu devletler için
milliyetçilik akımı bir felâketti. Milliyetçilik akımının çok uluslu
bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu için önem taşımış, imparatorluk
sınırlan içinde yaşayan ve Türk olmayan çeşitli uluslar bağımsızlık
isteği ile ayaklandılar. Osmanlı devlet adamları buna karşı bir çare
aradılar: Din ayrımını kaldırarak ülkede yaşayan herkesi "Osmanlı" ilân
ettiler. Ama bu kesin bir çözüm yolu değildi. Milliyetçilik bir büyük
akımdı ve bu hareketi böyle bir davranışla önlemek mümkün değildi.
Nitekim ülkede yaşayan uluslar birer ikişer ayaklanarak Osmanlı
yönetiminden kopuyor, kendi milli devletlerini kurarak
bağımsızlıklarını ilân ediyorlardı. Bu durum karşısında bazı Türk
düşünürleri milliyetçilik akımının önlenemeyeceğini anlamaya
başladılar. Şimdi yapılması gerekli olan, elde kalan ve üzerlerinde
Türklerin yaşadığı vatan topraklarım, yeni milli devletlerin
sataşmalarından kurtarmaktı. Hiç değilse bundan sonra Türk, vatanına
sahip çıkmalıydı. Böylece, imparatorluk sınırlan içinde yaşayan çeşitli
milletler arasında en son, Türklerin milliyetçilik anlayışı doğmuştur.
Bu da XX. yüzyıl başlarına denk düşmektedir.
Türk
milliyetçiliği doğarken, yalnız Türklerin değil, bütün Müslümanların
tek millet olması gereğini ileri sürenler de çıktı. Ama Müslüman
Osmanlı vatandaşı olan Arapların Birinci Dünya Savaşında, Hıristiyan
düşmanlarımızla iş birliği yaparak bizi arkadan vurmaları, milletin
dine dayandırılamayacağını çok açık ve acı biçimde göstermiştir.
Atatürk, yeni Türk Devleti'ni kurduğu vakit durum bu idi. Bütün millete
Türklüğünü anlatmak, göstermek, bu çok önemli konu üzerinde durmak
gerekiyordu. Artık çok uluslu Osmanlı Devleti tarihe karışmıştı.
Anadolu'da ve Doğu Trakya'da yalnız Türkler yaşıyordu. Atatürk, Lozan
Konferansında Türkiye'de yaşayan Rumları Yunanistan'a yollamayı
başarmıştı. Engin ve büyük bir tarihe sahip olan Türkler, artık
Türkiye'de en yüksek oranda çoğunlukta idiler. Milli devlet
kurulabilirdi. Bu bölümün başında belirtildiği gibi, her millet kendi
yücelmesini, kendi yetenekleriyle sağlar. Bunun için de katıksız bir
milliyetçilik gereklidir.
Atatürk, yaşadığı sürece hep Türk
milliyetçiliğini geliştirmeye çalışmıştır. "Ne Mutlu Türküm diyene"
sözü, milletimiz yaşadıkça anlamı yücelecek çok üstün bir görüşün
simgesidir.
|
Türk
ve yabancı bütün bilim adamları Atatürk inkılâbının en önemli öğesi
olarak laikliği kabul ederler. Gerçi Türk inkılâbı, içinde taşıdığı
ilkelerle bir bütündür. Ama bu bütünün dayandığı iki ana temel,
milliyetçilik ve laiklik, öteki ilkeleri sağlamlaştırır.
Laikliğin kısa tanımı, daha önce belirlenmişti. Yeniden özetleyecek
olursak, laiklik; devlet düzeninin ve hukuk kurallarının dine değil,
akla ve bilime dayandırılmasıdır.
Çok uzun
bir zaman hemen hemen bütün insan toplulukları, dinlerin koyduğu
esaslara göre yönetilmişlerdir. Çünkü insanların akıl ve bilim
alanlarında olgunlaşması kolay olmamış, uzun bir zaman almıştır. Bu
dönemde insanlar, kendi akıl ve iradeleri dışında kalan birtakım güçler
tarafından yönetildiklerini kabul ederek rahatlamışlardır. Bu sebeple,
devletlerle özdeşleyen dinler ve din adamları, giderek büyük ölçüde
güçlenmiş, gelişen insan zekisinin önüne engeller koyarak varlıklarını
sürdürmeye çalışmışlardır.
Dinler, inanç kavramına dayanırlar,
ister ilkel olsun, ister gelişmiş, her dinin temeli belli varlıklara ve
olgulara tartışmadan inanmaktır, insanlar özellikle ölüm gibi en
ürkütücü olay karşısında inanç dünyalarını zenginleştirmiş, dinsiz
yasayamaz duruma gelmişlerdir. İnsanoğlunun evren ve ölüm karşısındaki
çaresizliği, zengin inanç sistemleri doğurmuştur. Bu çaresizliğe karşı
tek sığınılacak yerin din oluşu, dinlerin insanları yönetmesi sonucunu
vermiştir, ilk zamanlar için bu bir zorunluluktu. İnsanlar arasında
düzen ve barışı sağlamak için dinin buyruklarına ihtiyaç vardı.
Ölümsüzlüğe erişmek isteyen insanları, hayatta iyi davranışlara
yönlendirmek için dinler hukuk kuralları da koydular ve bu kuralların
uygulanmasına titizlik gösterdiler.
Özellikle ileri dinlerin
koyduğu baş hukuk kuralları, aynı zamanda evrensel ahlâkı da yansıtır.
Hiçbir din, insanlara erdemsiz yaşamayı, hırsızlığı, yalancılığı,
zinayı, adam öldürmeyi buyurmaz. Tersine, bütün dinler ahlâklı ve
erdemli yaşamayı buyururlar. Dinler arasındaki farklılıklar, Tanrı ve
ibadet anlayışından kaynaklanmaktadır. Böylece her din, tek ve üstün
gerçeği temsil ettiğini ileri sürdüğünden dinler arasında bir birlik
görülmemektedir.
Çok ileri ve üstün bir din olan İslâmlık, kısa
sürede inanç sistemini birçok millete benimsetmiştîr. Hazreti
Muhammed'in ölümünden sonra Müslümanlık hızla gelişti. Büyük İslâm
bilginleri, ilkçağın akılcı filozoflarını yeniden gün ışığına
çıkardılar, öyle ki, Batılı bilginler bu filozofları Müslümanlardan
öğrendiler. Müslümanlık bu akıl çağında büyük aşamalar yaptı. Tanrının
insanlara doğru yolu görmesi için akıl verdiğini söyleyen bilginler,
İslâm dininin ilerlemesinde büyük rol oynamışlardır. Onları destekleyen
halifeler de çıkmıştır. Böylece Müslümanlık aşağı yukarı üç yüz yıl
Tanrının gösterdiği yolda gelişmiştir. Akla dayanan bu gelişme
sırasında İslâm Hukuku da günlük hayata uydurulmuştur. Ne yazık ki, bir
süre sonra bu gelişme durdu, İslâm dünyasında aklın yerini, tutucu ve
durgun bir inanç kapladı. Bu görüşün sahipleri, akıl yolu ile değil,
sadece inançla yaşamak gerektiğini savunuyorlardı. Bu görüş kısa sürede
yaygınlaştı, İslâm dini ve hukuku donup kaldı. Buna karşılık akıl
yolunu Müslümanlardan öğrenen Batılılar, bu esasları
geliştirmekteydiler.
İşte Türkler Müslüman oldukları vakit,
İslâm dünyasında durgunluk başlamıştı. Türkler, üstün yetenekleriyle
kısa sürede İslâm dünyasına egemen oldular. Çok içten inandıkları
Müslümanlığı Hıristiyanlara karşı korudular, İslâmlığı Anadolu'ya ve
Balkanlar'a yaydılar, ama onlar güçlerinin doruğunda iken Batı'da da
akıl çağı başlamıştı. Büyük akılcılar, bir zamanlar Müslüman
bilginlerin dedikleri gibi Tanrının insanlara verdiği en büyük hazine
olarak akılı gördüler. Böylece Batı'da bilim ve hukuk akla
dayandırılmaya başladı. Burada hemen şunu belirtmekte yarar vardır: Bu
büyük akılcı akıma karşı, orada da kilise direnmiştir. Ancak bu direnme
yeni mezheplerin (Protestanlık) doğmasına yol açmıştır. Bu yüzden
Hıristiyan dininin bir bütün olarak akılcılığa karşı durması imkânı
kalmadı. Kilise giderek yenilikleri kabul etmeye başladı. Nihayet
XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilâli ile laiklik, devlet ve
hukuk düzenine egemen oldu. Yani devlet, dinin etkisinden arıtıldı. Ama
ayna zamanda din özgürlüğü de kabul edilerek, devletin vatandaşın
vicdanına karışmayacağı, herkesin inancında serbest olduğu esası
konuldu.
Osmanlı Devleti'nin bu gelişmenin dışında kaldığını
biliyoruz. Atatürk belki de İslâmlığın parlak çağına dönüş yaparak,
zamana ve akla uymayan, eskiyen hukuk kurallarını bir yana bırakarak
devleti laikleştirmiştir. Ama İslâmlığın inanç ve ibadete dayanan
kurallarına hiç dokunmamıştır.
Atatürk kesinlikle dinsiz
değildi. Şu sözleri söyleyen Atatürk'ün dinsiz olduğu, laiklikle
dinsizliği getirdiği söylenebilir mi? :"Tanrı birdir, büyüktür. Bizim
dinimiz en makul (akla uygun) ve tabii (doğal) bir dindir. Ve ancak
bundan dolayı da son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla,
fenne, ilme ve mantığa uyması gerektir. Bizim dinimiz bunlara tamamen
uygundur... Ey millet, Allah birdir, sanı büyüktür. Peygamberimiz,
Efendimiz Cenabı Hak tarafından insanlara dinin gerçeklerini bildirmeye
memur ve elçi olmuştur... İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz akla,
mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor. Bu sebeple en mükemmel dindir...
Varlık dünyasının bütün kanunlarını yapan Cenab-ı Haktır... Dinime,
gerçeğin kendisine nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum". Atatürk
bunlar gibi daha birçok söz söylemiştir.
Atatürk'ün akla uygun
bir uygulama istediğini belirten şu sözleri, ne derin anlamlar
taşımaktadır: "Büyük dinimiz, çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını
bildiriyor. Bazı kimseler modern olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl
küfür onların bu zannı (düşünce)dır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı;
İslamların kâfirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir?"
"Bizim dinimiz milletimize, düşkün, miskin ve hor görülmeyi tavsiye
etmez. Tam tersi, Allah da Peygamber de insanların ve milletlerin
yücelik ve şerefini korumalarını buyuruyor... Bizim dinimiz için
herkesin elinde bir miyar (ölçüt) vardır. Bu miyar ile hangi şeyin dine
uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki, akla,
mantığa, toplumun çıkarlarına uygundur, biliniz ki o, bizim dinimize de
uygundur, o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uyduğu bir
din olmasaydı, en mükemmel ve en son din olmazdı".
Görülüyor
ki, Atatürk bilgisiz ve çıkarcı kimselerin milleti din adına
sömürmesine karşıdır. O, devlete, hukuka ve bilime can verecek
kuralların akla, mantığa uygun olmasını istemektedir. Atatürk, daha
1927 yılında dinin siyaset aracı olarak kullanılmasından doğacak
sakıncaları ve çıkar düşkünlerini şöyle anlatmıştır: "Masum halka beş
vakit namazdan başka, geceleri de namaz kılmayı vaaz etmek ve
öğütlemek, belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir politikacı
tarafından vâki olursa, bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu?"
Atatürk'ün yıllarca önce söylediği bu sözler ne kadar düşündürücüdür.
Laiklik devletin temeli olunca, akla dayanan uygulamalarla millet zaman
yitirmeden çalışma ve kalkınma imkânı bulur. Devlet vatandaşın inancına
karışamaz; daha Önce de belirtildiği gibi inançlar çeşitlidir. Herkesi
bir doğrultuda inanca zorlamak olmaz. Bu herşeyden önce demokrasiye
aykırıdır. Demokrasi, bir özgürlük rejimidir. Bu sebeple demokrasilerde
devletin tek bir dini vatandaşlara benimsetmeye çalışması düşünülemez.
Bu davranış demokrasi kavramına uymaz. Hem Kur'an "dinde zorlama
yoktur" diyor. Bundan başka Kur'an ve Hazreti Muhammed devlet
yönetiminde akla dayanılmasını isteyen pek çok buyruklar vermiştir.
Demek ki, laiklik vatandaş inancının en sağlam güvencesi oluyor. İnanç
özgürlüğü devletçe sağlanıyor. Herkes inancında ve ibadetinde
serbesttir. Laikliği, resmi politikası dinsizlik olan rejimlerden
kesinlikle ayrı tutmak gerekir. O tür rejimlerde devlet dine karşıdır.
Vatandaşın dinsiz olarak yetişmesi için gereken her türlü tedbiri alır.
Atatürkçü laiklikte ise, devlet işlerine karıştırılmaması koşulu ile
tam bir din ve inanç özgürlüğü vardır. Türk Devleti aynı zamanda
nüfusumuzun yüzde doksan beşinden fazlasının inanç sahibi Müslüman
olduğu gerçeğini de görmüştür. Müslümanların inanç ve ibadet
hizmetlerini devlet yüklenmiştir. Din eğitim ve öğretimi yapan kurumlar
açılmış, buralarda Atatürkçü, aydın, akılcı, laik din adamları
yetiştirmeye hız verilmiştir. Hiçbir dönemde Anadolu'da Cumhuriyet
dönemindeki kadar cami yapılmamıştır.
Türk milleti ve Devleti
varlığını ancak inanç özgürlüğü içinde, çağın gereği olan akıl ve bilim
kavramlarının yolunda, insancıl bir laikliği benimseyerek sürdürebilir.
Geriye dönüş mümkün değildir. Böyle bir tutum zamana ayak uyduramamak,
çağın dışında kalmak olur.
|
TÜRK DİL ÇALIŞMALARI
Bir milletin birlik ve varlığını sürdürebilmesinde dilin çok önemli
bir yeri vardır. Bunu çok iyi bilen Atatürk, Türk Dili'nin
zenginleşmesi ve sadeleşmesi için çalışmalar yaptı. Osmanlı
Devleti'nin ilk zamanlarında, sade bir Türkçe kullanılıyordu. Zamanla
Arapça ve Farsça'dan birçok kural ve kelime dilimize girdi. Böylece
Arapça, Farsça ve Türkçe kelimelerden oluşan Osmanlıca karma bir dil
olarak ortaya çıktı. Yöneticiler ve aydınlar Osmanlıca'yı kullanırken,
halk Türkçe konuşuyordu. Dildeki bu ayrılık Türkçe'nin gelişmesini ve
mîllî bütünlüğün kurulmasını engelliyordu. On dokuzuncu
yüzyılın ortalarından itibaren dilin sadeleşmesi ile ilgili çalışmalar
yapıldı. Fakat olumlu bir sonuç alınamadı. Cumhuriyetin ilânından
sonra, Türkçe'nin yabancı dillerin etkisinden kurtarılması
çalışmalarına hız verildi. Türk dili ile ilgili çalışmalar yapmak üzere
Atatürk'ün emriyle Türk Dilini Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu)
kuruldu (1932). Bilim ve fikir adamlarının katıldığı bir dil kurultayı
toplandı. Bu kurultayda, halkın anlamadığı özellikle Arapça ve
Farsça'dan Türkçe'ye geçmiş olan kelime ve deyimlerin Türkçe
karşılıklarını bulmak üzere çalışmalar yapılmasına karar verildi. Bu
çalışmalar sayesinde yazı dili ile konuşma dili arasındaki fark ortadan kaldırıldı.
Türk diline gereken önemin verilmesini Atatürk şu sözleriyle ifade
etmiştir "Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve
zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilâtımızın dikkatli
ve alâkalı olmasını isteriz." Türkçe'nin milletimiz için önemini de
"... Türk Dili, Türk Milleti için kutsal bîr hazinedir... Türk Dili,
Türk Milleti'nin kalbidir, zihnidir" diyerek belirtmiştir. MİLLİ KÜLTÜR
Kültür kelimesi Türkçe'ye Fransızca'dan girmiştir. Toprağı sürmek,
ürün elde etmek ve onları geliştirmek anlamındadır. Kelime daha sonra
insan vücudunu ve ruhunu terbiye etme, sanat ve fikir eserlerini
geliştirme anlamlarım da içine alan geniş bir mana kazanmıştır. Kültür
maddî ve manevî her şeyi işlemek ve geliştirmek demektir.
Millî kültür ise bir millete kimlik kazandıran, diğer milletlerle
arasındaki farkı belirlemeye yarayan, tarih boyunca meydana getirilen o
millete ait maddî ve manevî değerlerin uyumlu bir bütünüdür. Bir
toplumu millet yapan ve onun bütünlüğünü sağlayan millî kültürdür.
Tarih bir milletin bütün fertlerinin bilmesi, benimsemesi koruması
ve geliştirmesi gereken kültür hazinelerinden biridir. Tarih, milletin
geçmişteki varlığı, onun mirası ve bugüne kalan hatırasıdır. Türk
Milleti'nin bugün üzerinde yaşadığı topraklar, onu vatan yapmak için
şehit olan, koruyan, işleyen atalarımızın, yani tarihindir. Bunların
bilinmesi ve korunması her Türk için bir vazifedir. Dil, bir
milletin kültürel değerlerinin başında gelir ve bir milletin temelini
oluşturur. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu
için, duygu ve düşünce birliği dil ile gelişir. Kendi milletinin tarih
ve kültürünü öğrenmek ve incelemek isteyen her Türk, dilini bilmek
zorundadır. Türkiye'de Türkçe bilmeyen hiçbir vatandaş kalmamalıdır.
Atatürk, Türkiye için ekonomik kalkınma yanında sosyal ve kültürel
kalkınmaya da aynı ölçüde yer verilmesi gerektiğine inanmıştır. Bir
milletin haysiyetli bir şekilde varlığını devam ettirmesinde, bir
toplumun millî şuura erişmesinde en büyük rolü kültür oynar. Bunu çok
iyi bilen Atatürk, "Millî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması
için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz." diyerek millî şuur
konusunda ne kadar duyarlı olduğunu ortaya koymuştur . Yine Atatürk,
kültür birliğinin bir milleti millet yapan, ona yaşama gücü veren,
diğer milletler arasında kişilik kazandıran başlıca unsur olduğunu çok
iyi bilmekteydi. Bununla ilgili şu sözleri çok önemlidir: "Millî
kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti'nin temel
direği olarak temin edeceğiz". "Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli Türk kahramanlığı ve Türk kültürüdür."
Bu sözler, Cumhuriyet Türkiye'sinin millî kültüre dayalı olarak
yükselip gelişeceğinin bir ifadesidir. Atatürk, millî kültür
konusunda hedeflerin neler olduğunu da şöyle belirtmiştir: "Yüksek bir
insan cemiyeti olan Türk Milleti'nin tarihî bir vasfı da güzel
sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki
milletimin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, yaratıcı
zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlar sevgisini ve millî birlik
duygusunu sürekli ve her türlü incelemelerle besleyerek geliştirmek
millî ülkümüzdür."
Atatürk'ün, başarılı ve çok tanınan bir insan olmasında kişisel özellikleri ve çok yönlü olması muhakkak ki büyük bir faktördür. Çok yönlülük Atatürk'ün kişiliğinde belirgin bir şekilde ortaya çıkan en büyük özelliğidir. Eşsiz yetenekleriyle tarihe unutulmaz bir insan olarak geçen Atatürk'ün bu nitelikleri onun kişilik özelliklerine de yansımıştır. Atatürk, doğuştan gelen güçlü bir karaktere ve kuvvetli bir iradeye sahiptir. Davranışlarındaki ince düşünme, ölçülü hareket ve dikkatli olma, Atatürk'ün her zaman önem verdiği bir özelliğidir. O, ileri görüşlü, hayale ve gurura kapılmayan bir liderdi. O, yalnız bu günü değil gelecek kuşakları da düşünüyordu. Yapacağı tüm işlerin millete faydası olup olmayacağını önceden düşünür ve ona göre hareket ederdi. Çağdaş uygarlığı amaç edinen Atatürk, zaman, mekan ve imkan faktörlerini en iyi bir şekilde değerlendirebiliyordu. Onun bu özellikleri düşmanları tarafından bile takdir edilmiştir. İngiltere Başbakanı Lloyd George (Loyd Corç) İngiltere Parlamentosu'nda onu şöyle anlatmıştır: ''Arkadaşlar! İnsanlık tarihi birkaç yüzyılda bir dahi yetiştirebiliyor. Şu talihsizliğimize bakınız ki, dünyanın beklediği son dahi, bir anda Türkiye'de ortaya çıktı. Hem de bize karşı... Bütün dünyaya karşı... Elden ne gelebilirdi?'' Atatürk'ün kişilik karakterinin oluşmasında doğuştan gelen yetenekleri ile eğitimle kazandığı alışkanlıklarının sentezi hakimdir. Atatürk'ü daha iyi anlamak ve somut delillerle tanımak gerekir. Bu nedenle Atatürk'ün kişiliğini belirleyen özellikleri, yeni nesillerin zihinlerine kuvvet alınacak bir güç kaynağı olarak yerleştirmeliyiz.
|
|---|
İnkılâp, bir toplumun önemli kurumlarını kısa bir süre içinde
değiştirip kendini yenileştirmesi atılımıdır. Tarihte önemli, büyük
inkılâplar görülmüştür. Atatürk yönetimindeki Türk Milleti de tarihteki
en önemli İnkılâplardan birini gerçekleştirmiştir.
Bir toplumda
durup dururken inkılâp yapılmaz, inkılâpların tarihten gelen büyük
sebepleri vardır. Türkler bir zamanlar çağın Önemli devletlerinden
birini kurmuşlardı. Bu devlet yüzlerce yıl dünyanın sayılı güçlerinden
biri olarak kaldı. Ama Batı'da gelişen akıl ve bilim çağına ayak
uyduramadığı için geride kalmaya, güçsüzleşmeye başladı. Çok uluslu bir
yapıda olduğundan milli bir birlik kuramadı. Devleti kurtarmak
isteyenler, hep eski düzen ve belli kalıplar içinde değişiklikler
yaptılar. Oysa yapıyı değiştirmek gerekti ve bu kaçınılmazdı.
Birinci Dünya Savaşı sonu yenilgi ve parçalanma, Atatürk'e, Türk
milletini bir araya getirip mücadele etme ve yapıyı yenileme
düşüncesini ve bunu gerçekleştirme azmini vermiştir. Eski yapıyı
yeniden kurmak mümkün olmadığı için ardarda büyük inkılâplar
yapılmıştır.
Atatürk'e göre "inkılâp milletin esenliği için
halk adına yapıldı". "Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların
amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlamı ve
biçimiyle uygar bir toplumsal heyet durumuna getirmektir". Öyleyse
inkılâp, modernleşme ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için
yapılacaktır. Gerçekten, gördüğünüz büyük yenilik hareketleri, hep
inkılâpçı bir tutum ve davranışla yapılmıştır.
Türk Milleti
iyiye, doğruya, güzele daha fazla yaklaşmak, bunlara erişmek için
inkılâpçılığa bağlı ve tam bir inkılâpçı olarak kalmalıdır. Öyleyse
inkılâpçılık nedir? Atatürk'e göre, "gerçek inkılâpçılık onlardır ki,
ilerleme ve yenileşme inkılâbına sevk etmek istedikleri insanların, ruh
ve vicdanlarındaki gerçek eğilime nüfuz etmesini bilirler".
Demek ki, inkılâpçı, ruhlara ve vicdanlara seslenecek, insanları bu
yolda yönlendirecektir. Atatürk inkılâbını sürdürebilmek, inkılâpçı ruh
ve yapıyı, coşkuyu her zaman duymakla, hedefleri belirleyip bu
hedeflere ulaşma yolunda çalışmakla olur.
Türk İnkılâbının
üstün ve yüce amacını her zaman kavramaya çalışmalıdır. Durmadan ve her
zaman yenilik yolunda ileriye doğru gidilecektir, işte Atatürk'ün temel
ilkelerinden biri de budur. Türk inkılâbının korunması, geliştirilmesi
ve ilerletilmesi şarttır. Atatürk bundan emindi ve şöyle diyordu:
"İnkılâbın hedefini kavramış olanlar, daima onu muhafazaya muktedir
olacaklardır".
Evet, bu özlü sözlerin ışığında, bilinçli inkılâpçılık Türk Milletinin geleceği olmalıdır.
8 Kasım 1919: Kurtuluş Savaşı yıllarının en ilginç şeriatçı girişimlerinden biri, &l039;Sait Molla Hareketi&l039; oldu. Sait Molla, Anadolu&l039;nun çeşitli bölgelerindeki 12 merkeze mektuplar yazarak, "Din, iman elden gidiyor. Hilafet ve şeriat isteriz" diyor ve bu sloganlarla halkı Kuvayı Milliye&l039;cilere karşı kışkırtmaya çalışıyordu. Adapazarı ve çevresinde başarılı da oldu. Mustafa Kemal bu girişimlere karşı gerekli önlemleri alıyor, mektuplarla ilgili olarak gerekli yerlere açıklamalar gönderiyordu. "Din elden gidiyor" diye bağırıp, ulusal kurtuluşçulara karşı şeriat isteyen Sait Molla kimdi, biliyor musunuz? İngiliz Muhipleri Cemiyeti Başkanı; yani, İngilizseverler Derneği Başkanı. İngilizlerle işbirliği yapan hocaların yanısıra, İngilizlerin hoca kılığına sokarak şeriatı kullanma yöntemi de oldukça yaygındı. Bu tür olayların çarpıcı örneklerinden birine Ali Fuat Cebesoy&l039;un anılarında rastlıyoruz. Cebesoy anlatıyor:
"21 Nisan&l039;ı 22 Nisan&l039;a (1920) bağlayan gece, seksen kadar hocaefendi, vali ve kumandanın daveti üzerine Bursa Belediye Dairesi&l039;nin büyük salonuna toplanmışlardı...
Gündüz, hoca efendilerden ekserisini ziyaret etmiş, hepsinden yardım edeceklerine dair söz almıştık. Kürsüye çıkarak kendilerine bir kere daha vaziyeti anlattım. Heyet-i Temsiliye&l039;den gelen telgrafı da okudum. Bunun üzerine müzakereler başladı. Birkaç saat kadar sürdü. Üzerinde mütalaa edilen fikirler toplanmış, tam bir mutabakat hasıl olmuştu. Karar ittifakla (oy birliği ile) verilecekti. Yanımda bulunan Bekir Sami Bey&l039;e:
- Bursa ulemasından, ben esasen bunu bekliyordum, dedim. Tam bu sırada genç bir hoca birdenbire ayağa kalktı:
- Ne padişahımız efendimiz ve ne de hükümet esir bir vaziyette değildir. Bizzat bu hakikati efendimizin ağzından işittim.
Salon birdenbire karıştı. Bazı zevat (kişiler) mütereddit (kararsız) bir vaziyet aldılar. Yüzlerde endişe alameti okunuyordu. Bütün emekler boşa mı gidecekti? O günlerde Enteligence Service&l039;in, birtakım ajanları hoca kılığına sokarak Anadolu&l039;ya gönderdiği hatırıma geldi. Acaba bu genç de onlardan biri olamaz mıydı? Kaybedilecek zaman yoktu. Derhal yerimden fırladım:
- Yerinden kıpırdarım deme, karışmam! diye bağırdım. Sonra iki polis çağırarak hocayı yakalamalarını emrettim. Neticenin nereye varacağını merakla bekleyen ulemaya da, bu günlerde hoca kıyafetine giren birtakım hainlerin Bursa&l039;ya geldiklerini ve bir kısmının yakalandığını söyledim. Hoca, polislerin elinden kurtulmaya çalışıyordu. Yaverim İdris Çora&l039;ya:
- Bu adamın üstünü başını arayınız! emrini verdim. Böyle bir harekete intizar etmeyen genç birden şaşırdı. Sonra üstünü aratmak istemedi. Fakat inkıyad etmekten başka çare olmadığını çabuk anladı.
Hoca&l039;nın iç ceplerinden çıkan birçok vesika arasında İngiliz polisi emrinde bulunan Yüzbaşı Benetti&l039;nin imzasını taşıyan bir de mektup vardı. Bundan, İngiliz polisinin ücretli bir memuru olduğu anlaşılıyordu. Bursalı olmadığı ve şehre yeni geldiği de tahakkuk etmişti. Kendisinin divan-ı harbe verilmesini emrettim.
Sükunet iade olunmuştu.
- İşte muhterem ulema, dedim. Sizin haklı kararlarınıza muhalefet etmek isteyen bu adam, vatanımızı parçalamak isteyen İngilizlerin memurudur."

ANAYASANIN KABULÜ (TEŞKİLÂTI ESASİYE KANUNU)
Anayasa, bir devletin kuruluşunu ve fertlerin hürriyetlerini
düzenleyen temel kanundur. Devletin yönetim biçimi, nitelikleri,
yasama, yürütme ve yargı organlarının kuruluşu, görev ve yetkileri,
fertlerin ne gibi hak ve özgürlüklere sahip olduklarını ana kurallarla
belirler. Hiçbir kanun, anayasaya aykırı olamaz.
Yeni Türk
devletinin ilk anayasası 20 Ocak 1921'de kabul edildi. Kabul edilen bu
anayasa, olağanüstü bir dönemde hazırlanmış kısa ve öz bir anayasa
özelliği taşımaktaydı. Bu anayasanın bazı maddeleri şunlardır: - Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir (mad. 1).
- Yürütme ve yasama yetkisi, milletin tek ve gerçek temsilcisi olan
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde toplanır (mad. 2).
1921 Anayasasında devletin şekliyle ilgili bir hüküm yoktur. Millî egemenlik anlayışının doğal sonucu olan cumhuriyet adının konması sonraya bırakılmıştır.
29 Ekim 1923'te bu anayasaya "Türkiye Devleti bir cumhuriyettir."
maddesi eklenerek, devletin şekliyle ilgili eksiklik giderildi.
Cumhuriyetin ilânından sonra yeni ihtiyaçları karşılayacak bir
anayasa gerekiyordu. Bu amaçla, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bir
komisyon kuruldu. Bu komisyonun hazırladığı anayasa tasarısı 20 Nisan
1924'te kabul edildi. Bu anayasa bazı değişikliklerle 1960 yılına kadar
yürürlükte kaldı.
TÜRK MEDENİ KANUNU VE TÜRK CEZA KANUNU
Medenî kanun, kişi, aile, miras ve eşya hukukuyla ilgili
münasebetleri düzenleyen kanundur. Kişilerin hak ve ödevleri, ailenin
kuruluşu, miras ilişkilerinin düzenlenmesi, medenî kanunun konuları
içine girer.
Osmanlı Devleti on dokuzuncu yüzyıl sonlarında
"Mecelle" adıyla bir medenî kanunu yürürlüğe koydu. Ancak bu kanun da
zaman içerisinde yetersiz kaldı.
Yeni kurulan Türk
devletinin, çağdaş bir toplum düzenine ulaşabilmesi için günün
şartlarına uygun bir medenî kanun gerekiyordu. Bunun için ya yeni bir
kanun hazırlanacaktı ya da ileri bir ülkenin kanunları alınacaktı. Yeni
bir kanunun hazırlanması uzun bir zaman alabilirdi.
İnkılâpların hızla gerçekleştirildiği ülkemizde uzun süre beklenmesi
uygun değildi. Sonunda, dünya medenî kanunlarının en yenisi, en pratiği
ve en demokratiği olan İsviçre Medenî Kanunu'nun alınması kabul edildi.
Hukuk uzmanlarından oluşan bir kurul bu kanunu Türkçe'ye çevirip bazı
eklemelerle Türk Medenî Kanunu'nu hazırladılar. Lâik hukuk sisteminin
temeli olan bu kanun 17 Şubat 1926'da meclis tarafından kabul edilip, 4
Ekim 1926'da yürürlüğe girdi.
Bu kanunla; kadın ve erkek
eşitliği sağlandı. Kadın hem günlük hayatta hem de ekonomik hayatta
erkekle eşit haklara sahip oldu. İstediği mesleğe girme hakkına sahip
oldu. Tek kadınla evlenme ve resmî nikâh esası getirildi. Miras
konusunda eşitlik sağlandı. Bu şekilde Türk aile hayatı yeniden
düzenlendi.
Türk Medenî Kanunu'nun kabul edilmesiyle, bütün
hukuk kurallarımızın lâik esaslara göre yeniden düzenlenmesi için diğer
kanunlar da değiştirildi. Ticaret Kanunu, Borçlar Kanunu, Ceza Kanunu
yeniden hazırlanarak yürürlüğe girdi.
Hukuk alanındaki
inkılâplar ülkemizde zihniyet değişikliğine zemin hazırlamış, hukukî ve
sosyal hayatı kökten etkilemiştir.
HALKÇILIK
Bir milleti oluşturan, çeşitli mesleklerin ve toplumsal grupların içinde bulunan insanlara halk denir. Bu akımdan halkçılık ilkesi hem
cumhuriyetçilik hem de milliyetçilik ilkelerinin zorunlu bir sonucudur.
Atatürk'e göre millet ile halk aslında tek anlama gelmektedir. Halkçılık ise millet içindeki çeşitli insan gruplarının çıkarına ve yararına bir siyaset izlenmesi, halkın kendi kendini yönetmeye alıştırılmasıdır.
Halkçılık, cumhuriyetçiliğin doğal bir sonucudur denildi ki, bu çok doğrudur. Cumhuriyet, halkın kendi yöneticilerini kendi içinden seçmesi anlamına gelmektedir. Böylece cumhuriyet rejimi, bir halk rejimi olmaktadır. Aynı biçimde, halkçılık, milliyetçiliğin de bir sonucudur. Millet halktan oluştuğuna göre, milliyetçilik, Türk halkının mutluluğu için çalışmak, ortak geçmişe ve geleceğe halkla birlikte bağlanmak demektir.
Atatürk, daha TBMM açılır açılmaz, yeni kurulan devletin bir halk devleti olduğunu belirten pek çok konuşmalar yapmıştır. Artık halk, bir kişi tarafından yönetilmemekte, kendi kendini yönetmektedir.
Halkçılık ilkesinin uygulanması ayrıca, toplumda hiç kimsenin diğerinden üstün olmamasının, kanun önünde kesin eşitliğin kabulü anlamına da gelmektedir. Gerçek halkçılıkta hiçbir toplumsal gruba, zümreye ayrıcalık tanınmaz. Halk her bakımdan birbirine eşit kimselerden oluşur.
Bugün bazı rejimler halkı yalnız belli bir grup insandan ibaret saymaktadırlar. Bu rejimlerin adı olan halk cumhuriyeti yanıltıcıdır. Çünkü sadece belli bir grup halkın devleti anlamına gelmektedir. Gerçek budur. Ama Atatürkçü halk devletinin uzaktan yakından böyle bir anlam taşımadığı ve belirtmediği hemen söylenmelidir.
Atatürkçü halk devleti, Türk halkının tümünü, yani Türk milletini kapsamına alır. Böyle bir halkçılık anlayışı, gerçek demokrasinin kurulması için gerekli olan ortamı en iyi biçimde hazırlar.
7 yaşındayken babasını kaybetti ve yetim kaldı. Yalnız ve içine kapanık biri olaraka yaşamaya, oradan oraya sürüklenmeye başladı.
8 yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı. Zamanını tarlalarda kargaları kovalamakla geçirdi.
10 yaşında yüzü kanlar içinde kalacak şekilde, yeni okulundaki hocasından dayak yedi. Ailesi onu okuldan aldı. Sinirden ve korkudan üç gün evinden çıkamadı.
17 yaşında hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını tutturamadı.
24 yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildei ve 2 ay tek başına bir hücrede hapis yattı.
25 yaşında sürgüne gönderildi.
Atatürk`ün dünyada `başöğretmen’ sıfatlı tek lider olduğunu,
*Bir geometri kitabı yazdığını,
*Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasının bizzat Mustafa Kemal olduğunu,
*Norveççe`de `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim olduğunu.
’’Atatürk’’ çiçeği’nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın`in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu isimle üretilip satıldığını,
*Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina’daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu,
*’’Mimber’’ adında bir gazete çıkarttığını ve 52 sayı yayımlanan gazetede ilk defa sansür kelimesi geçtiğini,
*Kurtuluş Savaşı’nda rütbe alan bir çok kadın askerlerimizin olduğu, dünya tarihine geçen tek bir üsteğmenimizin olduğunu, Üst teğmen Kara Fatma’nın 700 erkek, 43 kadından oluşan bir müfrezenin reisliğine bizzat Atatürk tarafından atanmış olduğunu,
*Bir röportajda Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?" diye sorulduğunda "Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için, davet gelirse düşünürüz" dediğini ve bunun üzerine BM yasasının değiştirildiğini ve üyeliğe davet edilen ilk ülkenin Türkiye Cumhuriyeti olduğunu,
*1938’de, General McArthur’un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde, danışman, senatör ve bakanlarından oluşan yüz yirmiden fazla kişiye; "Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal’i görmek için neler vermezdim" dediğini,
*1938’de Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiirde;
"Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir" denildiğini,
*1996’da Haiti Cumhurbaşkanının vasiyetinde, mezar taşına yazılmasını istediği metinde; "Bütün ömrüm boyunca Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm" yazdığını,
*2000’de ABD Başkanı’nın milenyum mesajında; ’’ Milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir" denildiğini,
*2005’de Amerika’nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un önerisinin "Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk’ü örnek alsın yeter" olduğunu,
*2006’da ise AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasının istendiğini biliyor muydunuz?
27 yaşında kendisinden bir yaş büyük meslektaşı kendisisnin de üyesi olduğu derneğin çalışmaları ile kahraman ilan edilirken, kendisi hiç önemsenmiyordu. Doğduğu şehrin merkezinde rakibi törenlerle karşılanırken, o kalabalık arasında yalnız başına olanları izliyordu.
30 yaşında kendisi başka şehirleri düşman elinden kurtarmaya çalışırken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.
30 yaşında amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak için başka göreve atanmasını sağladı. Yeni görevinde fiilen işsiz bırakıldı. Aylarca boş kaldı.
37 yaşında böbrek hastalığından Viyana’da 2 ay hasta ve yalnız halde yattı.
37 yaşında komutan olarak yeni atandığı ordu dağıtıldı.
38 yaşında Savunma Bakanı tarafından görevinden atıldı.
38 yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi bile yoktu ve başkasından bir redşngot ödünç aldı. Ayrıca cebinde sadece 80 lirası vardı.
38 yaşında kendisi için tutuklama kararı çıkarıldı.
38 yaşında en yakın beş arkadaşından üçü, onun Kongre temsil heyetine üye olmaması için oy kullandı.
39 yaşında idam cezasına çarptırıldı.
Sonra ne mi oldu?
42 yaşında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu!
Okuduğunuz öykü efsanevi lider Mustafa Kemal Atatürk’e aittir. Şimdi düşünün, sizin başarılı olmanızı engelleyen ama Atatürk’ün karşısına çıkmamış bir engel var mı?
Başarınızın önündeki engel ne? Paranız mı yok? Atatürk’ün de yoktu! Sağlığınız mı bozuk? Atatürk’ün de bozuktu! Çevrenizde sizi çekemeyenler mi var? Atatürk’ün de vardı! Bazı yakın arkadaşlarınız sizi arkadan mı vurdu? Atatürk’ü de vurdular! Aileniz çok zengin değil miydi? Atatürk’ünki de değildi! Amirleriniz hakkınızı mı yiyor? Atatürk’ünkini de yemişlerdi! Sizden daha beceriksiz ama hırslı insanlar, sizden daha hızlı yükselip size amirlik mi yapıyor? Atatürk’ün de başına gelmişti! Geçmişte bazı denemelerinizde başarısız mı oldunuz? Atatürk de olmuştu! Hakkınızda idam fermanı çıktığı için mi başarılı olamıyorsunuz? Atatürk’ün de başına gelmişti!
Gündelik hayatta karşılaştığımız küçük ya da büyük kişisel sorunlar büyük başarıların önünde engel değildir. Atatürk kişisel kurtuluş savaşı ile ülkeyi kurtarma savaşını birlikte götürebilmişti. Ona “Para yok,” dediler, “Bulunur,” dedi, “Düşman çok,” dediler, “Yenilir,” dedi. Ve sonunda tüm dedikleri oldu!
Atatürk’ün gençliğe hitabesinde niçin, “Vazifeye atılmak için içinde bulunduğun şartların imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin,” dediğini sanırım daha iyi anladınız.
Atatürk büyük yaşamak için yapılması gerekenleri de iyi özetlemiş: “ Büyüklük odur ki hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için gerçek ülkü neyse onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. İşte sen burada direneceksin. Önünde sonsuz engeller yığılacaktır. Kendini büyük değil küçük, araçsız, hiç telakki edecek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak o engelleri aşacaksın. Ondan sonra sana büyüksün derlerse, bunu diyenlere de güleceksin.”

Atatürk, olaylara ve geleceğe ait görüşleri ile her alanda büyük ve etkili düşünceleri olan ''büyük bir fikir adamı''dır. Gençlik yıllarından itibaren Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu durumla yakından ilgilenmiştir. XX. yüzyılın başları, Türk milleti için çok acı olayların geliştiği bir dönemdir. Atatürk'ün fikir zenginliğinde, içinde bulunduğu dönemin olaylarının da rolü büyük olmuştur. Çeşitli konularla ilgili okudukları, yaşadıkları, gözledikleri ve duydukları, bunlardan çıkardığı sonuçlar, onun fikir temeline kaynak olmuştur. Selanik ve Manastır şehirleri Mustafa Kemal'in fikir hayatının oluşmasında büyük etkiye sahiptir. Bu şehirlerin Avrupa kültüründen çok çabuk etkilenmesi ve Osmanlı yönetiminin bu şehirleri çok sıkı kontrol altında tutamaması, yönetime karşı olanların faaliyetlerini artırmalarına neden olmuştur. Mustafa Kemal de çeşitli çevreler ile ilişkiye girerek kendisini her yönden geliştirmiştir.
Mustafa Kemal'in fikir hayatının en kuvvetli tarafı özellikle tarih okumasından ileri gelir. Ayrıca Tevfik Fikret ve Namık Kemal'in hürriyetçi, Ziya Gökalp'in milliyetçi fikirlerinden etkilenmiştir. Atatürk, ölene kadar bu fikir kaynaklarından yararlanarak fikir hayatını işlemiş, zenginleştirmiş ve bütünleştirerek ortaya yeni bir fikir düzeni koymuştur.
Atatürk'ün devlet, millet ve insanlık idealine ait bu temel düşünceleri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin milli politikasını belirlemiş ve temel niteliklerini oluşturmuştur.
Bir sistem içinde şekillenen bu düşünceler ''Atatürkçü Düşünce Sistemi'' olarak tanımlanmıştır. Atatürkçü Düşünce Sistemi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne milli bir devlet niteliği veren ilkelerden oluşmuştur. Türk Devleti de, Atatürk'ün kendi zamanında, ortaya koyduğu bu fikirlere göre şekillenmiştir. Bu bakımdan bu sistem, Türk milletinin milli birlik ve beraberliği, mutluluğu için uygulanması gereken, vazgeçilmez bir unsur olmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti Atatürk'ün en büyük eseridir. Sağlam temeller üzerine kurduğu bağımsız, modern ve çağdaş Türkiye Devleti'nin temellerini de çeşitli sözleriyle ve yazılarıyla tespit ve tarif etmiştir. ''Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Laiklik, Devletçilik, İnkılapçılık'' ilkeleri Türkiye Cumhuriyeti'nin temelleri olmuştur.
Atatürk, Meşrutiyet'in ilanından sonra bütün ilgisini askeri çalışmalar üzerinde toplamıştır. Subayların yeni esaslara göre mesleki bilgilerini artırmak düşüncesiyle, 1908-1918 yılları arasında askerlik tekniği ve sanatına dair yazdığı üç ve tercüme ettiği iki eseri yayımlanmıştır.
''Nutuk'' Atatürk'ün en önemli eserlerinden biridir. Nutuk, Atatürk tarafından, Cumhuriyet Halk Partisi'nin İkinci Büyük Kongresi'nde 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında okunmuş bir metindir.
Mustafa Kemal Atatürk, belgelere dayanarak yazdığı Nutuk'u aralıklı olarak altı gün içinde 36 saat 31 dakikada okumuştur. Nutuk'ta Milli Mücadele ve 1927 yılına kadar gerçekleşen Türk inkılap hareketlerine yer verilmiştir. ''1919 senesi Mayıs'ının 19. günü Samsun'a çıktım...'' diye başlayan bu eserde Atatürk, Milli Mücadele'nin bütün gelişmelerini, Türk inkılap hareketlerini anlatmış, yer yer görüş ve düşüncelerini belirtmiştir. Nutuk, Kurtuluş Savaşı'nı ilk ağızdan anlatan ve aydınlatan en güvenilir kaynaktır.
Atatürk, okullarda okunmak üzere 1929-1930 yıllarında liseler için ''Vatandaş İçin Medeni Bilgiler'' adlı bir kitap yazmıştır. Bu eseri önemli bir ders kitabı olarak uzun süre okutulmuştur. Ayrıca yine liseler için 1930-1931 yıllarında hazırlanan dört ciltlik Tarih ders kitabının her çalışmasına bizzat katılmış, her satırını incelemiş, bazı bölümlerini kendisi yazmıştır. Daha sonra, Milli Eğitim Bakanlığı bu eserleri temel alarak ilk ve ortaokullar için Tarih ders kitapları hazırlatmıştır.
Matematik konuları ile de yakından ilgilenen Atatürk, bu alanda bir de eser vermiştir. 1936-1937 yıllarında geometri öğretimine ışık tutacak ''Geometri'' adıyla yazdığı eser, 1937 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bastırılmıştır. Bugün halen kullanılmakta olan geometri terimlerinin büyük bir kısmı Atatürk tarafından Türkçemize kazandırılmış ve bu kitaba alınmıştır.
Atatürk, kültürünü geliştirmek düşüncesiyle son nefesine kadar okumuş kendini tamamlamış ve pek çok alanda eser de vererek çok yönlü bir fikir adamı olduğunu ispatlamıştır.
BAYINDIRLIK ALANINDA GELİŞMELER
Uzun savaşlar ülkemizi harap bir hâle getirmişti. İnsanımızın yaşama
şartlarını kolaylaştırmak, bayındırlık faaliyetlerini zorunlu
kılıyordu. Cumhuriyetin ilânından sonra bayındırlık işlerine de hız
verildi. Özellikle büyük şehirlerde, modern şehircilik anlayışına
uygun çalışmalar yapıldı. Bayındırlık işleri için bütçeden büyük oranda
ödenek ayrıldı. Valiler ve belediye başkanları da imar hareketlerine
yardımcı oldular. Cumhuriyetin ilk yıllarında kerpiç evleri, dar
yolları ve tozlu sokakları olan Ankara'nın modern bir şehir görünümü
kazanması bu çalışmanın en güzel örneğidir. Ekonomik
kalkınmanın alt yapısını oluşturan ulaşıma da büyük bir önem verildi.
Önce yabancı şirketlerin elinde olan demir yolları satın alındı ve
devletleştirildi. İkinci adım olarak yurdu demir yolu ağıyla örmek
üzere demir yolu yapımına önem verildi.
1938 yılı sonuna
kadar her yıl 200 kilometre demir yolu yeniden yapıldı. Karayolları ve
köprüler tamir edilip, ihtiyaca göre yenileri yapıldı. 1948 yılına
kadar kara yolu şebekesi 45 bin kilometreye ulaştı. Deniz ve hava
taşımacılığını geliştirmek üzere yeni limanlar ve hava alanları yapıldı.
MİLLİ EKONOMİNİN KURULMASI
Osmanlı Devleti'nin yıkılışında ekonomik çöküntü büyük bir rol
oynamıştı. Ülkede sanayi gelişmemiş, yetersiz olan alt yapı tesisleri
uzun savaş yılları boyunca harap olmuştu. Ulaşım güçlükle
gerçekleştirilebiliyor, bankacılık ve ticaret yabancıların elinde
bulunuyordu. Tarım da gelişmemişti. Büyük fedakârlıklarla Kurtuluş
Savaşı kazanıldığında, ülke harap ve yoksul bir durumdaydı. Halk, en
basit araçlardan bile yoksundu. Türk milletini, çok büyük ekonomik ve
sosyal zorluklar bekliyordu. Ancak bunların mutlaka aşılması lâzımdı.
Çünkü ekonomik bağımsızlık olmadan millî bağımsızlığı sürdürmek
imkânsızdı. Atatürk'ün söylediği gibi "Muhakkak tam
bağımsızlığı sağlayabilmek için tek, hakikî kuvvet, en kuvvetli temel
ekonomidir."
Çağdaş bir devletin temeli olarak ekonomi bilincinin
önemi ve ekonomik kalkınma mecburiyeti, Cumhuriyet Dönemi'nde ciddî
olarak ele alındı. Bu amaçla önce 17 Şubat 1923'te İzmir İktisat
Kongresi toplandı. Ekonomik kalkınma, toplumun her kesiminin katkısıyla
gerçekleşebilirdi. Bu nedenle kongreye, çiftçi, işçi, tüccar ve
sanayiciler katıldı. Tarımın makineleşmesi, sanayinin geliştirilmesi,
ulaşım ve haberleşmenin ıslah edilmesi gerekiyordu. Bunları
gerçekleştirmek üzere kongrede Misak-ı Millî'nin ekonomik karşılığı
olarak, bir Misak-ı İktisadî (Ekonomi Andı) kabul edildi. Kabul edilen
Misak-ı İktisadî'ye göre "Türk milleti kan dökerek sahip olduğu millî
bağımsızlık fikrinden hiçbir şekilde fedakârlık yapmayacaktır. Ekonomik
kalkınmamız bu bağımsızlık içinde sağlanacaktır. Siyasal bağımsızlık
gibi, ekonomik bağımsızlık da esastır". Bu dönemde uygulanan
ekonomi politikası ile kapitülâsyonların yarattığı ekonomik esaret
ortadan kaldırıldı. Ekonomide karma ekonomi modeli uygulanarak
hedeflere büyük ölçüde ulaşıldı.
SANAYİ ALANINDA GELİŞMELER
Kapitülâsyonların etkisiyle ülkemizde millî sanayi kurulamamıştı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında, İstanbul, İzmir, Adana gibi şehirlerimizde
birkaç dokuma fabrikası ile İstanbul'da askerî amaçla kurulmuş
fabrikalar vardı. Ayrıca, sanayi kurmak için yeterli sermaye birikimi
de yoktu. Sanayi alanında madencilik ve ulaşım sektörleri
yabancı sermayenin yatırımlarına açıldı. Diğer sanayi alanlarında
devlet kendi imkanları ile kalkınmayı başlattı. Sonra bunların satın
alınması plânlandı. Atatürk'ün emri İLe fabrika ve iş kurmak isteyen
Türkler'e sermaye sağlamak üzere 1924 yılında İş Bankası kuruldu. 1927
yılında Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarıldı. Vergi indirimi tanındı. 1929
yılında meydana gelen dünya ekonomik buhranı, sanayileşme hareketini
yavaşlattı. Bunun üzerine, Atatürk'ün devletçilik ilkesi uygulamaya
konuldu. Para basma işini gerçekleştirmek üzere 1930'da Türkiye
Cumhuriyeti Merkez Bankası kuruldu. 1934'ten itibaren Birinci Beş
Yıllık Kalkınma Programı uygulanmaya başlandı.
1933 yılında
kurulmuş olan Sümerbank, ülkemizin çeşitli yerlerinde fabrikalar açtı.
Ülkenin doğal kaynaklarını değerlendirmek üzere Etibank kuruldu. Yer
altı zenginliklerimizi araştırmak üzere Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü
(MTA) kuruldu. 1939'da Karabük Demir Çelik Fabrikası kuruldu. 1939'da
İkinci Dünya Savaşı çıkınca savunma harcamaları arttı.
Sanayi yatırımları bir süre durdu. Daha sonra kumaş, kâğıt, cam,
kimyasal maddeler, demir çelik fabrikaları gibi temel sanayi
yatırımları yapıldı.
Böylece her alanda çağdaşlaşmayı amaçlayan
Türkiye Cumhuriyeti, sanayi alanında da büyük bir atılım gerçekleştirdi.
TARIM ALANINDA GELİŞMELER
Tarımın Türk ekonomisindeki önemi göz önüne alınarak, Tarım
Bakanlığı yeniden düzenlendi. Atatürk'ün "Türkiye'nin gerçek sahibi ve
efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O hâlde, herkesten daha çok
refah, mutluluk ve servete hak kazanan ve lâyık olan köylüdür."
parolasından hareketle yeni ürün, yöntem ve makineler konusunda köylü
aydınlatıldı. 1925'te, ödenmesinde güçlük çekilen aşar
vergisi kaldırıldı. Ziraat Bankası'nın sermayesi artırılıp çiftçilere
kredi verildi. Köylüye az kârla tarım araçları satılıp, tarımda
makineleşme yaygınlaştırıldı. Tarımla ilgili özel şirketler yatırım
yapmaya özendirildi. Tarım Kredi Kooperatifleri kuruldu.
Kooperatifçilik teşvik edildi ve köylünün tohum ihtiyacı karşılanmaya
çalışıldı. Yeni teknikleri öğrenmek üzere tarım uzmanları, Avrupa ve
Amerika'ya gönderildi.
Bu faaliyetlerin sonucu olarak 1923
ile 1932 yıllan arasında yüzde elli sekizlik bir tarımsal üretim artışı
sağlandı.
TİCARET ALANINDA GELİŞMELER
Osmanlı Devleti Dönemi'nde ticaret büyük ölçüde azınlıkların elinde
idi. Millî ekonominin kurulmasıyla Türkler de ticarî hayata atıldılar.
Üretim faaliyetlerinin artmasına paralel olarak, ticarî hayat da
canlılık kazandı. Diğer taraftan bankacılığa önem verildi.
İlk özel banka olarak İş Bankası kuruldu, 1 Temmuz 1926'da Kabotaj
Kanunu'nun çıkarılmasıyla, kendi limanlarımız arasında gemi işletme
imkânı Türk vatandaşlarına sağlanıp deniz ticaretimiz geliştirildi.
EĞİTİMDE GÖZÖNÜNDE BULUNDURULACAK İLKELER
Türk millî eğitim politikasının başarılı olabilmesi, Türkiye
Cumhuriyeti'nin dayandığı temel ilkelerin, eğitim sisteminde başarılı
bir şekilde uygulanması ile mümkündür. Bu ilkeler; Cumhuriyetçilik,
Milliyetçilik, Halkçılık, Lâiklik, Devletçilik ve İnkılâpçılıktır.
Eğitimin yaygınlaştırılması, bilgisizliğin ortadan kaldırılması,
lâik esaslara göre belirlenmesi, Türk eğitim politikasının üzerinde
önemle durduğu konulardır.
Eğitim politikası, devletimizin
dayandığı temel ilkelere uygun olmalıdır. Cumhuriyetçilik ilkesine
uygun olarak, cumhuriyetin en iyi yönetim biçimi olduğu öğretilmelidir.
Bu sayede demokrasimiz gelişip güçlenecektir. Eğitimde milliyetçilik
ilkesi, Türk milletini sevmeyi, millî çıkarlarımızı savunmayı, millî
birlik ve beraberliğimizi korumayı Öğretir. Halkçılık ilkesi ile
eğitimin yaygınlaştırılması ve fırsat eşitliğinin sağlanması amaçlanır.
Lâik eğitimle, din ve vicdan hürriyeti sağlanır. Devletçilik ilkesi,
eğitimin devlet kontrolünde olması, planlanması ve denetlenmesini
öngörür. Eğitimde uygulanacak inkılâpçılık ilkesi de yeniliklere
açık, toplumun ihtiyaçlarına göre gelişen bir eğitim verilmesi demektir.
EĞİTİM POLİTİKASI
Eğitimde tespit edilen amaçlar ile bu amaçları gerçekleştirmek için
takip edilen yola, eğitim politikası denir.
Eğitim, millî
ve çağdaş olmalıdır. Atatürk eğitimin millî olması gerektiğini şöyle
açıklar: "Bir millî eğitim programından bahsederken, eski devrin
hurafelerinden ve yaradılış niteliklerimizle hiç ilgisi olmayan yabancı
fikirlerden, doğudan ve batıdan gelebilen bütün etkilerden tamamen
uzak, millî karakterimiz ve tarihimizle uyumlu bir kültür kastediyorum.
Çünkü millî dehamızın tam olarak gelişmesi ancak böyle bir kültürle
sağlanabilir. Herhangi bir yabancı kültür şimdiye kadar takip edilen
yabancı kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar ettirebilir."
Bir ülkenin kalkınmasının ancak çağdaş bir eğitimle mümkün olacağını
da büyük Önder şu sözü ile açıklar: "Türk milletine gideceği yolu
gösterirken dünyanın her türlü ilminden, buluşlarından,
ilerlemelerinden yararlanalım."
Millet olarak varlığımızı
devam ettirebilmemiz, ancak millî bir eğitimle mümkündür. Türk
milletinin, millî, ahlâkî, manevî ve kültürel değerleri, millî eğitimle
korunur ve geliştirilir.
MİLLİ EĞİTİM SİSTEMİNİN ESASLARI
Millî
eğitim sistemimizin gözeteceği esaslar, Atatürk'ün eğitim hakkındaki şu
görüşlerine dayanır: "Millî eğitim programımızın temel taşı, cahilliğin
yok edilmesidir. Cahillik yok edilmedikçe yerimizdeyiz. Yerinde duran
bîr şey ise geriye gidiyor demektir. Bir taraftan genel olan cahilliği
yok etmeye çalışmakla beraber, diğer taraftan toplumsal hayatta bizzat
faal ve faydalı, verimli elemanlar yetiştirmek lâzımdır. Bu da ilk ve
orta öğretimin uygulamalı bir şekilde olmasıyla mümkündür."
Buna göre millî eğitim sistemimizin planlanmasında ve uygulanmasında
devletimizin dayandığı ilkelere uygun olarak şu esaslar gözetilmelidir: - Öğretim birliği. - Karma eğitim. - Eğitimin yaygınlaştırılması. - İlköğretimin zorunlu ve parasız olması. - Öğretimde teori ve uygulamanın birlikte yürütülmesi. - Öğretim programlarının sosyal hayatın ihtiyaçlarını ve çağın gereklerini karşılaması. - Öğretim programlarının millî ve bilimsel olması. - Eğitim ve öğretimde disiplin ilkesi. - Eğitimde öğretmenin önemi ve rolü. a) Öğretim Birliği
Atatürk, ülkede millî birlik ve beraberliğin sağlanmasının öğretim
birliği ile gerçekleşeceğine inanıyordu. Bu sağlanmadan sosyal
bütünleşmenin ve çağdaşlaşmanın mümkün olmayacağı inancındaydı. Ülkede
yeni okulların yanı sıra medreseler de vardı. Bu durum eğitimde bölünme
ve ikilik oluşturuyordu. Bu yüzden ülkede öğretim birliğinin sağlanması
için gerekli çalışmaları başlatmıştır. Atatürk'ün başlattığı bu
çalışmalar olumlu sonuçlar vermiştir. b) Karma Eğitim
Atatürk kadınların sosyal ve ekonomik hayatta aktif rol alması
gerektiğini düşünerek "bir milletin erkeği ve kadını ile bir bütün
oluşturduğunu, kadınların da yüceltilmesiyle bir milletin
yücelebileceğini" savunmuştur. Atatürkçülükte; Türk Milleti'nin
kalkınabilmesi için kadın ve erkeğin eşit şartlar altında çalışması
şarttır. Bunu gerçekleştirmek için eğitimin bütün kademelerinde kız ve
erkek çocukların eşit olarak karma bir eğitim görmeleri sağlanmıştır. c) Eğitimin Yaygınlaştırılması
Devletin başlıca görevlerinden biri, eğitimin geniş halk kitleleri
arasında yaygınlaştırılması ve bilgisizliğin ortadan kaldırılmasıdır.
Atatürk'e göre, millî eğitim ışığı memleketin en derin köşelerine kadar
ulaşıp yayılmalıdır. Bilgisizlik yok edilmeli, eğitim yetişkinleri de
kapsamalıdır. Atatürk bunun önemini ve gereğini şöyle açıklamıştır:
"Hedefe yalnız çocukları yetiştirmekle ulaşamayız. Çocuklar
geleceğindir... Fakat geleceği yapacak olan bu çocukları yetiştirecek
analar, babalar, kardeşler hepsi şimdiden az çok aydınlatılmalıdır ki
yetiştirecekleri çocukları bu millete ve memlekete hizmet edebilecek,
yararlı olabilecek şekilde yetiştirsinler." Bilgisizliği ortadan
kaldırmak için eğitimin yaygınlaştırılması gerekir. Bunun
sağlanabilmesi için yaygın bir eğitim sistemi kurularak bütün
vatandaşların okur-yazar hâle getirilmesi gerekmektedir. d) İlköğretimin Zorunlu ve Parasız Olması
Bir milletin çağdaşlaşmasında, bütün vatandaşların okuma yazma
bilmesinin büyük bir rolü vardır. Bu sebeple, ülkede herkesin
ilköğretimde eğitim-öğretim görmesi ve ilköğretimin parasız olması
hedeflenmiştir.
e) Öğretimde Teori ve Uygulamanın Birlikte Yürütülmesi
Atatürk, öğretimde teori ve uygulamanın birlikte yürütülmesini
hedeflemiştir. Atatürk bu amacını 1937 yılında Türkiye Büyük Millet
Meclisi'ni açış konuşmasında şöyle açıklar: "Büyük davamız, en medenî
ve müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu yalnız
kurumlarında değil, düşüncelerinde de temelli inkılâp yapmış olan büyük
Türk Milleti'nin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa zamanda başarmak
için, fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz." Bu
teşebbüste başarı ancak iyi bir plânla ve verimli bir şekilde
çalışmakla mümkün olur. f) Öğretim Programlarının Sosyal Hayatın İhtiyaçlarını ve Çağın Gereklerini Karşılaması
Bir toplumda eğitimin başarılı olabilmesi, öğretim programlarının
sosyal hayatın ihtiyaçlarını ve çağın gereklerini karşılaması ile
mümkündür. Bu anlamda eğitim, yalnızca bilgi vermeye ve ezberciliğe
dayalı olmamalıdır. Hayata ve beceri kazandırmaya yönelik olmalıdır.
Deney yapma imkânı sağlamalı, bilgisayar kullanımına önem vermelidir.
Bu konuda ileri ülkelerin ulaştığı çağdaş eğitim yöntemleri ve donanımı
kullanılmalıdır. g) Öğretim Programlarının Millî ve Bilimsel Olması
Atatürk'e göre eğitim programları her şeyden önce millî olmalıdır.
Çünkü, Türk Milliyetçiliği temelleri üzerine kurulan Türkiye
Cumhuriyeti'nin sonsuza kadar yaşaması buna bağlıdır. Türk çocukları
millî bilinç ile yetişirse, Türk Devleti'nin ve Milleti'nin geleceği de
güvence altına alınmış olur. Bunun yanında eğitim ve öğretim
programları temel ve uygulamalı bilimlere, araştırmaya önem veren,
bilim alanındaki en yeni gelişmeleri göz önünde tutan bilimsel esaslara
göre düzenlenmelidir. h) Eğitim ve Öğretimde Disiplin İlkesi
Atatürk'e göre eğitim ve öğretimin başarısı disipline bağlıdır. 1925
yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açış konuşmasında görüşünü
şöyle açıklamıştır: "Hayatın her çalışma safhasında olduğu gibi
özellikle öğretim hayatında disiplin, başarının esasıdır. Müdürler ve
öğretim kadroları disiplini sağlamaya ve öğrenci disipline uymaya
mecburdurlar." Eğitimde beklenenlerin gerçekleşmesinde öğretmenlere
büyük görev düşmektedir.
i) Eğitimde Öğretmenin Önemi ve Rolü
Atatürk, eğitim alanında başarıyı etkileyecek en önemli unsurun
öğretmenler olduğunu görmüştür. Öğretmenlik mesleğine lâyık olduğu
değeri vermiştir. Başöğretmen Atatürk, Öğretmenlere "Sizin başarınız
cumhuriyetin başarısı olacaktır." diyerek ülkenin geleceği için
öğretmenlerin güvence kaynağı olacağını belirtmiştir.
TÜRK MİLLİ EĞİTİM'İN ÖNEMİ
Toplum hayatına uyum sağlama, kişilik kazanma, iyi bir insan ve iyi
bir vatandaş olma ancak iyi bir eğitim sayesinde olur. Toplumsal bir
ihtiyacın karşılanması olan eğitim, bir devlet hizmetidir. Her ülkenin
eğitim sistemi, o ülkenin geleceğini ilgilendirir. Bu sebeple genç
kuşaklar, toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde yönlendirilir ve
eğitilirler.
Gençlerin eğitimiyle ilgili olarak Atatürk
şunları söylemiştir: "Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize,
görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun, ilk önce ve her şeyden
önce Türkiye'nin bağımsızlığına, kendi benliğine, millî geleneklerine
düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir.
Dünyada milletlerarası duruma göre böyle bir mücadelenin gerektirdiği
manevî unsurlara sahip olmayan kişilere ve bu nitelikte kişilerden
oluşan toplumlara hayat ve bağımsızlık yoktur."
Atatürk'ün
eğitim konusunda üzerinde önemle durduğu bir başka husus, insanların
inançlarında ve düşüncelerinde özgür hâle gelmeleri idi. İlerleme ve
yenileşme, bilimde ve teknikteki gelişmelere açık olmakla mümkündür.
Büyük Önder, öğretmenlere seslenirken "Hiçbir zaman hatırımızdan
çıkmasın ki cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür
nesiller ister." diyerek kararlarını özgürce verebilen ve yeniliklere
açık nesiller yetiştirmenin önemini dile getirmiştir.
MİLLİ EĞİTİM
Eğitim, bir insanın kabiliyet ve davranışlarını geliştirmek,
toplumun iyi değerlerini benimsetmek için yapılan işler ve uygulanan
yollardır. Millî eğitim, bir milletin genç nesillerini o milletin maddî
ve manevi değerlerinin gösterdiği hedefler içinde, ideal insan tipi
olarak, yönlendirme ve yetiştirmedir. Eğitimin konusu insandır. Eğitime
önem veren toplumlar, huzur ve kalkınma için gereken en önemli yatırımı
yapmış sayılırlar. İyi bir vatandaş, ancak iyi bir eğitim sayesinde
yetiştirilebilir.
Eğitimde geri kalan toplumlar, gelişme
ve ilerleme sürecini yakalayamazlar. Ailede başlayan eğitim, okullarda
devam eder ve insan hayatının her dönemini kapsar. Eğitim, bir ülkede
millî birlik ve beraberliğin sağlanmasında en önemli unsurdur. Ülke
kalkınması, ancak eğitimde birlik sağlanması ile gerçekleştirilebilir.
Her yenileşme hareketinin başarısı, eğitim alanındaki başarıya
bağlıdır. Kalkınmanın, akıl ve bilimin önderliğinde gerçekleşeceğine
inanan Atatürk, millî eğitime büyük önem vermiştir.
Hiçbir
devlet kurucusu Atatürk kadar eğitime önem vermemiştir. Atatürk bir
sözünde "Maarif vekili olarak, millî irfanı yükseltmeye çalışmak en
büyük emelimdir." demiştir. Başka bir konuşmasında "Eğitimdir ki bir
milleti ya hür, müstakil, şanlı, âli bir heyeti içtimaiye hâlinde
yaşatır veya bir milleti esaret ve sefalete terk eder." diyerek eğitime
verdiği önemi dile getirmiştir.
Memleket sorunlarının çözümü
ancak iyi bir eğitimle mümkündür. Eğitim ve öğretimdeki gelişme düzeyi
bir toplumun kalkınmışlığının aynasıdır. Eğitim, çağdaş ve millî
değerlere bağlı olmalıdır. Millî değerlerden yoksun bir eğitim, millî
birlik ve beraberliğin kurulmasını zorlaştırır. Geri kalmışlık
zincirini kırmak, Atatürk'ün gösterdiği hedefler doğrultusunda çağdaş
ve tarihini unutmayan nesiller yetiştirmekle mümkün olur.
Atatürk, eğitimin yabancı fikirlerden, etkilerden uzak ve millî
değerlerimize uygun olmasını istemiştir. Bu konuyu "Bugüne kadar
izlenen eğitim ve öğretim yöntemlerinin milletimizin tarihsel
gerilemesinde en önemli etken olduğu kanısındayım. Onun için ulusal bir
eğitim programından söz ederken eski devrin boş inançlarından,
toplumsal yapımızla hiç de ilgisi olmayan yabancı fikirlerden, doğudan
ve batıdan gelebilen tüm etkilerden tamamen uzak, ulusal
özelliklerimizle ve tarihimizle uyuşabilen bir kültür kastediyorum."
sözleriyle belirtmiştir.
Eğitimin çağdaş ve bilimsel
olması gerektiği konusunda ise şunları söylemiştir: "Evet, milletimizin
siyasal ve toplumsal hayatında, milletimizin zihinsel eğitiminde de
rehberimiz ilim ve fen olacaktır. Okul sayesinde, okulun vereceği ilim
ve fen sayesindedir ki Türk milleti, Türk sanatı, ekonomisi, Türk şiir
ve edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir. Gözlerimizi kapayıp tek
başımıza yaşadığımızı düşünemeyiz. Yurdumuzu bir çember içine alıp
dünya ile ilişkisiz yaşayamayız. Tersine, gelişmiş ve yükselmiş bir
ulus olarak uygarlık alanı üzerinde yaşayacağız. Bu yaşam ancak
bilimle, teknikle olur. Bilim ve teknik nerede ise oradan alacağız ve
her yurttaşın kafasına koyacağız. Bilim ve teknik için sınır ve koşul
yoktur." Eğitimde kalkınma bir milletin topyekün kalkınması demektir.
Atatürk, Kütahya ilimize yaptığı bir gezide öğretmenlere "Memleketimizi,
toplumumuzu gerçek hedefe, mutluluğa eriştirmek için iki orduya ihtiyaç
vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri milletin
geleceğini yoğuran irfan ordusu. Bu iki ordunun ikisi de hayatîdir. Bir
millet savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin,
o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuna bağlıdır."
diye seslenerek eğitimin bir milletin hayatındaki önemini belirtmiştir.
Bir devlet, eğitim çağındaki kuşaklara, iyi ve kötüyü, kalkınmayı,
millî birlik ve beraberlik ülküsünü ancak eğitimle verebilir. Eğitimine
önem vermeyen milletlerin kalkınmaları mümkün değildir.
Genç kuşaklar, güçlü bir millî eğitimle, gerektiğinde millî menfaatler
konusunda kendi çıkarlarını hiçe sayan, her türlü fedakârlığı yapmaya
hazır bir ruhla yetiştirilmelidir.
TEVHİD-İ TEDRİSAT KANUNU VE MEDRESELERİN KALDIRILMASI
Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde, diğer kurumlar gibi eğitim
kurumları da büyük bir çöküntü içinde idi. Osmanlı Devleti'ndeki eğitim
kurumları olan medreseler, Kuruluş ve Yükseliş dönemlerinde gerek
eğitim kadrosu, gerekse programları bakımından çok ileri bir
seviyedeydi. Fakat 17. yüzyıldan itibaren, devletin diğer
kurumlarındaki gerilemeye paralel olarak eğitim kurumları da geriledi.
Devletin yıkılışını önlemek amacıyla yapılmaya başlanan yenilikler
çerçevesinde, eğitim kurumları da yeniden düzenlendi. 18. yüzyılın
sonlarında ordunun subay, teknik eleman ve doktor ihtiyacını karşılamak
üzere, çağın gereklerine uygun okulların açılmasına başlandı. Tanzimat
Dönemi'nde, askerî okullardan başka, Avrupa'dakilere benzer modern
eğitim kurumları açıldı. Medrese ve modern devlet okulları dışında,
kendi dillerinde eğitim yapan azınlık ve yabancı okulları da vardı. Bu
okullarda okutulan farklı dersler sebebiyle ayrı duygu ve düşünce,
değişik kültür ve davranışa sahip insanlar yetişti. Bu uygulama, ülkede
millî kültürün gelişmesine büyük ölçüde engel olmaktaydı. Bu sebeple
millî bir kültür oluşturulamıyordu.
Kurtuluş Savaşı'nın
amacı millî birliğin sağlanması ve çağdaşlaşma olduğu için, Osmanlı
eğitim sistemi devam ettirilemezdi. Daha Kurtuluş Savaşı yıllarında
Mustafa Kemal, eğitim konusunda da çalışmalara başlamıştı. 16 Temmuz
1921'de yaptığı bir konuşmada millî kültürün önemi ve gerekliliğinden
bahsederek, eğitim ve kültür konusundaki bölünmüşlüğün kaldırılmasını
savundu. Osmanlı Devleti'nde var olan, mektep-medrese ayrımının
kaldırılacağını söyledi. Eğitimin yaygınlaştırılarak bilgisizliğin yok
edilmesi gerektiğini vurguladı.
Büyük zaferden sonra çağdaş
bir eğitim sisteminin kurulması için düşündüklerini uygulamaya koydu.
Bu amaçla Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde 3 Mart 1924'te Tevhid-i
Tedrisat (Öğretim Birliği) Kanunu kabul edildi. Bu kanunla, medreseler
kaldırıldı ve Türkiye Cumhuriyeti sınırlan içindeki bütün okullar,
Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlandı. Böylece eğitim kurumlarının bir
çatı altında toplanması ve eğitimin millî bir nitelik kazanması
sağlandı.
2 Mart 1926'da maarif teşkilâtı hakkındaki kanun
kabul edildi. Bu kanunla lâik eğitime uygun, ilk ve ortaöğretim
programlan belirlendi. Eğitim hizmetleri, modern bir hâle getirildi.
Bundan sonra millî ve lâik eğitimi yaygınlaştırmak için, hızla
ilkokullar, ortaokullar, liseler ve yüksek okullar açıldı. Bunların
yanı sıra meslek okulları da açıldı. İlkokul zorunlu hâle getirildi.
Eğitim ve öğretimde çağdaş ülkeler seviyesine çıkmak için yeni
programlar geliştirildi. Atatürk, Türkiye'de millî eğitimin
kuruculuğunu da yapmış oldu.
YENİ TÜRK HARFLERİN KABULÜ Cumhuriyet Dönemi'nin en önemli inkılâplarından birisi de Harf İnkılâbı'dır.
Türkler, tarih boyunca değişik alfabeler kullanmışlardır. Türklerin
kullandığı ilk alfabe, Göktürk Alfabesi'dir. Bu alfabe aynı zamanda ilk
millî alfabemizdir. Bundan sonra Uygur Türkleri kendilerine mahsus bir
alfabe kullandılar. İslâmiyet'in kabulünden sonra Arap Alfabesi
kullanılmaya başlandı. Arap harfleri, Türk Dili için uygun değildi.
İlerlemenin önündeki en büyük engel cehaletti. Milleti bu durumdan
kurtarmaya kararlı olan Mustafa Kemal, kurtuluşun yolunu da şu sözü ile
gösterdi: "Büyük Türk milleti, cehaletten az emekle kısa yoldan ancak;
kendi güzel ve asil diline kolay uyan böyle bir vasıta ile
sıyrılabilir. Bu okuma yazma anahtarı ancak Lâtin esasından alınan Türk
alfabesidir."
Okur-yazarlığı yaymak ve cehaleti kısa zamanda
gidermek için, Atatürk'ün emriyle bir komisyon kurulup yeni Türk
alfabesi hazırlandı. Harf İnkılâbı'nın ilk müjdesini Mustafa Kemal 8
Ağustos 1928'de, İstanbul'daki Sarayburnu Parkı'nda halka şöyle
duyurdu: "Arkadaşlar, bizim güzel ahenkli zengin dilimiz yeni Türk
harfleri ile kendini gösterecektir. ... Yeni Türk harflerini çabuk
öğrenmelidir. Vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz.
Bunu vatanperverlik ve milliyetperverlik vazifesi biliniz. Bu vazifeyi
yaparken düşününüz ki bir milletin, bir toplumun yüzde onu okuma yazma
bilir, yüzde sekseni bilmezse, bundan insan olanlar utanmalıdır."
Bundan sonra yeni Türk harflerinin yaygınlaştırılması için bir
seferberlik başlatıldı. Başöğretmen Atatürk, yurt seyahatine çıkıp,
kara tahta başında yeni Türk harflerini vatandaşlara öğretti. Ankara'da
toplanan öğretmenler birliği kongresinde, öğretmenler, Atatürk'ün
açtığı bu yeni yolda sabırla çalışacaklarına ant içtiler. Üç ay gibi
kısa bir zamanda inkılâp gerçekleşti,
1 Kasım 1928'de,
yeni Türk harflerinin kabulüne ilişkin kanun, Türkiye Büyük Millet
Meclisi tarafından kabul edildi. Kanunun kabul edilmesinden sonra geniş
halk kitlelerine okuma yazma öğretmek üzere "Millet Mektepleri" açıldı.
Atatürk, Millet Mektepleri Başöğretmeni ilân edildi (24 Kasım 1928). Böylece, eğitim ve kültür hayatımızda yeni bir dönem başlamış oldu.
Ekonomik etkinliğin toplum ve devlet hayatındaki önemi daha önce
anlatılmıştı. Ekonomik hayatın temelinin üretim olduğu da belirtilmişti.
XX. yüzyılda dünya devletleri daha mutlu yaşamak imkânlarına kavuşmak
için üretimi artırma gereğini duydular. Bunun için de başlıca üç
yöntemin uygulanmasını öngördüler. Bunları kısaca gözden geçirelim:
Liberal Ekonomi: Bu tür ekonomilerde üretim için gerekli olan sermaye,
üretim etkinliği ve üretilen malların dağıtımı tümüyle bireylere
bırakılmıştır. Liberal ekonomi görüşüne göre, ekonomik hayatın
kendiliğinden işleyen yasaları vardır: Üretim, mallara olan isteğe
bağlıdır, istek ise, üretimin az veya çok olmasını sağlar. Devlet bu
kuralları yönlendirmeye karışmamalıdır. Devletin görevi yurdu savunmak,
eğitim İşlerini düzenlemek, adalet dağıtmak gibi alanlarda kalmalıdır.
Devlet ekonomik hayata katılırsa az önce belirtilen denge bozulur.
Gerekirse devlet, ancak büyük bunalımları gidermek için ekonomik hayata
girmeli, bunalım geçince de gene çekilmelidir. Büyük ekonomik güce
sahip olan kapitalist ülkeler, liberal görüşü uygulayarak bugüne kadar
gelmişlerdir.
Sosyalist Ekonomi: Bu tür görüşü uygulayan
ülkelerde hem sermaye, hem üretim doğrudan doğruya devletçe sağlanır.
Kişilerin üretim araçlarına sahip olmaları yasaktır. Devlet tüm
sermayenin sahibidir. Bütün ekonomik hayat, devletin öngördüğü biçimde
düzenlenir. Malların dağıtımını da devlet yapar. Bazı ülkeler temelde
bu görüşü benimsemişlerdir.
Ilımlı Ekonomik Sistemler: Dünyanın
hızla değişen şartları hem liberalizmin, hem de Sosyalizmin katıksız
bir biçimde işleyemeyeceğini göstermiştir. Bu bakımdan liberal
rejimlerin bazılarında, devlet ekonomik hayata artan ölçüde girerken,
sosyalist sistemde de yumuşamalar göze çarpmaktadır. Böylece her iki
guruptan bazı ülkeler rejimlerinin temelini bozmadan önemli sistem
değişikliklerine girmektedirler.
Devletçilik: Atatürk
ilkelerinin arasında bulunan devletçilik, bir ekonomi siyasetidir.
Yukarıda anlatılan rejimlere benzemez. Milli özelliklerimize uyan,
gerekli kalkınmayı sağlayacak bir model olan devletçiliğin hangi
şartlar altında nasıl doğduğu belirtilmişti. Bunun için burada
devletçiliği kısaca değerlendireceğiz.
Devletçilik, temel
anlamıyla devletin ekonomik hayatın içine girmesidir. Ama bu yapılırken
sosyalist model benimsenemez. Elinde sermayesi olan vatandaşlar, birkaç
alan dışında, diledikleri biçimde üretime katılabilirler. Devlet
bunlara engel olmadığı gibi üstelik gereken tedbirleri alarak işlerini
kolaylaştırır, kişileri üretim ve ticaret işine özendirir.
Ancak bilindiği gibi, hızla sanayileşme cumhuriyetin ilk
hedeflerindendi. Büyük temel sanayi kuruluşları yapmak için özel
ellerde sermaye yoktu. Bu yüzden devletçilik doğdu. Devlet pek çok
sanayi işletmesini kendisi kurdu, çalıştırdı ve geliştirdi. Bir yandan
da uyguladığı para ve kredi politikası ile özel kişileri başıboş
bırakmadı. Böylece devlet ile vatandaş, üretim işini birlikte
düzenlediler. Bu işbirliği sonucu Türkiye örnek bir ülke durumuna
gelmişti. Son araştırmalar, Türkiye'nin 1930 yılına kadar uyguladığı
devletçilik siyaseti ile en hızlı kalkınan üç ülke arasına girdiğini
göstermektedir. 1029 yılında, 100 olan Türkiye ve dünya sanayi üretim
indeksi, 1939'da Türkiye'de 196'ya erişmiştir. Dünya ortalaması İse
119'dur. Bu gelişme tablosunda Türkiye'nin yeri, Rusya ve Japonya'dan
sonra gelmektedir. Böylece 1927'de 1000 olan milli gelirimiz, hızlı
nüfus artışına rağmen, 1939'da 1625'e yükselmiştir.
Sermayesi
olmayan, dışarıdan yardım almayan, kaynakları sınırlı, teknolojisi geri
Türkiye'nin 1939 yılına kadar sağladığı bu gelişme Atatürk'ün akılcı ve
milliyetçi görüşlerinin bir eseridir. O, özel girişimleri desteklerken,
devleti de ekonomik hayata katmış, her iki alan birbirlerini
tamamlamışlardır.
İkinci Dünya Savaşı'nın çıkması üzerine bu
gelişme durdu. Savaş sonrasında ise devletçilik ilkesi yeniden ve amaca
uygun biçimde işletilip ihtiyaçlara göre düzenlenmedi, politika aracı
yapıldı. Bu yüzden özel alanla devlet alanı arasındaki denge bozuldu ve
ekonomik hayata bir karga şa geldi.
Atatürk'ün baş ilkelerinden devletçilik, Türkiye'yi ekonomik bakından kalkındıracaktır, yeter ki gerektiği gibi uygulanabilsin. Bir milleti oluşturan, çeşitli mesleklerin ve toplumsal grupların içinde bulunan insanlara halk denir. Bu akımdan halkçılık ilkesi hem
cumhuriyetçilik hem de milliyetçilik ilkelerinin zorunlu bir sonucudur.
Atatürk'e göre millet ile halk aslında tek anlama gelmektedir. Halkçılık ise millet içindeki çeşitli insan gruplarının çıkarına ve yararına bir siyaset izlenmesi, halkın kendi kendini yönetmeye alıştırılmasıdır.
Halkçılık, cumhuriyetçiliğin doğal bir sonucudur denildi ki, bu çok doğrudur. Cumhuriyet, halkın kendi yöneticilerini kendi içinden seçmesi anlamına gelmektedir. Böylece cumhuriyet rejimi, bir halk rejimi olmaktadır.
Aynı biçimde, halkçılık, milliyetçiliğin de bir sonucudur. Millet halktan oluştuğuna göre, milliyetçilik, Türk halkının mutluluğu için çalışmak, ortak geçmişe ve geleceğe halkla birlikte bağlanmak demektir.
Atatürk, daha TBMM açılır açılmaz, yeni kurulan devletin bir halk devleti olduğunu belirten pek çok konuşmalar yapmıştır. Artık halk, bir kişi tarafından yönetilmemekte, kendi kendini yönetmektedir.
Halkçılık ilkesinin uygulanması ayrıca, toplumda hiç kimsenin diğerinden üstün olmamasının, kanun önünde kesin eşitliğin kabulü anlamına da gelmektedir. Gerçek halkçılıkta hiçbir toplumsal gruba, zümreye ayrıcalık tanınmaz. Halk her bakımdan birbirine eşit kimselerden oluşur.
Bugün bazı rejimler halkı yalnız belli bir grup insandan ibaret saymaktadırlar. Bu rejimlerin adı olan halk cumhuriyeti yanıltıcıdır. Çünkü sadece belli bir grup halkın devleti anlamına gelmektedir. Gerçek budur. Ama Atatürkçü halk devletinin uzaktan yakından böyle bir anlam taşımadığı ve belirtmediği hemen söylenmelidir.
Atatürkçü halk devleti, Türk halkının tümünü, yani Türk milletini kapsamına alır. Böyle bir halkçılık anlayışı, gerçek demokrasinin kurulması için gerekli olan ortamı en iyi biçimde hazırlar.
Atatürkçülüğün temel ilkelerinin
başında Cumhuriyetçilik konulmuştur.
Bunun sebebini bilmek için önce cumhuriyetin ne olduğunu anlamak gerekmektedir.
Cumhuriyet bir devlet biçimidir.
Cumhuriyette esas olan ilk öğe, devlet başkanının
belli bir süre için seçilerek iş başına gelmesidir.
Bu bakımdan cumhuriyet, başta bir hükümdarın
bulunduğu devlet biçimlerinden (monarşilerden) ayrılır.
Monarşilerde devletin başı, belli bir aile içinden çıkar,
normal koşullar altında, ölünceye kadar iş başında kalır.
Yerine gene aynı aileden bir başkası gelir.
Her monarşide, aile içinden kimin hükümdar olacağı
belli bazı kurallara göre saptanır. Cumhuriyette
devlet başkanı belli bir süre içinde seçimle iş başına gelince,
ileri gelen diğer kişilerin de seçimle belirlenmesi gerekir.
Bunlar genellikle o toplumda yasa koyacak kimselerdir.
Gerek devlet başkanının, gerek yasa koyma yetkisine sahip olanların
seçimle iş başına gelmesi şartının kabulü ile cumhuriyet
tam anlamıyla belirmiş sayılmaz.
Şimdi sorun seçim üzerinde düğümlenecektir.
Seçime kimler katılacaktır? Belli bir grup vatandaşa
seçme ve seçilme hakkı verilirse belki dış görünüşü bakımından
bir cumhuriyetle karşılaşılır. Böyle cumhuriyetler
ilkçağ Yunan kent devletlerinde, bazı ortaçağ İtalyan ve Alman
bölgelerinde (Venedik, Ceneviz cumhuriyetleri, Hansa kentleri gibi)
görülmüştür. Bu tür eski cumhuriyetlerde seçime katılma hakkı
sadece belli bir grup vatandaşa verilmişti.
Onlar, yaptıkları seçimle iş başına gelen kadroya dayanarak
tüm toplumu yönetiyorlardı. Bugünkü anlayışımıza göre
bu tür cumhuriyetler amaca uygun birer rejim değillerdir.
Onlara aristokratik veya oligarşik cumhuriyetler denilir.
Demek ki, cumhuriyet biçiminin amaca uygun olarak
gerçekleşmesi için, belli bir olgunluk yaşına gelmiş her vatandaşın
seçime katılması gerektir. Bu anlamıyla cumhuriyetler
Amerika Birleşik Devletleri'nin kurulması ile doğmaya
ve ancak büyük Fransız inkılâbından sonra yayılmaya başlamıştır.
Gerçi ünlü düşünürler cumhuriyeti çok önceden
kafalarında kurmuş ve tanımlamışlardır.
Ancak uygulama XIX. yüzyılın sonuna doğru ortaya çıkmıştır.
Seçme ve seçilme hakkının tüm vatandaşlara tanınması
ve uygulamaya geçilmesiyle gerçek cumhuriyet kurulmuş
ve işlemeye başlamıştır. Ancak bu devlet biçimini daha iyi
ve köklü olarak yaşatmak, seçimin demokrasi
şartlan içinde yapılması ile mümkündür.
Yukarıda demokrasinin tanımı görülmüştü,
işte gerçek cumhuriyet demokratik hayatla gerçekleşir.
Osmanlı Devleti, bir cumhuriyet değildi.
Padişahlar Osmanlı Ailesi içinden çıkarlardı.
Devleti ve milleti yönetme yetkisi kesinlikle padişahındı.
Gerçi meşrutiyet döneminde halkın oyu ile seçilmiş meclisler vardı.
Ancak bu meclisler padişahın üstünde değildi,
tersine, padişah bunların, yani millet isteğinin üzerinde idi.
Son karar, son söz kesinlikle padişahındı.
Bu yönetim biçiminin sakıncalarını yaşanılan
türlü olaylar göstermiştir. Atatürk, cumhuriyet ilânı ile
devlet içinde karar verecek en yetkili ve son makam olarak
milletin tanındığını belirtmiştir.
Atatürk, bir cumhuriyet âşığı idi.
Daha kimse bu kelimeyi ağzına alamazken,
genç Mustafa Kemal, padişahlık rejimine karşı
çekinmeden saltanatın kaldırılıp cumhuriyetin
kurulması gereğini söyleyebiliyordu.
Hele millî mücadeleye başlarken bunu açıkça belirtmişti.
Erzurum Kongresi'nin açılacağı günlerde
yakın arkadaşlarına cumhuriyetin kurulacağını anlatıyordu.
Nihayet bilinen aşamalardan sonra cumhuriyet rejimine kavuştuk.
Kişisel saltanata son verildi.
Atatürk, cumhuriyeti demokrasi içinde
İşleyen en ideal bir rejim olarak görmektedir.
O şöyle söylüyor: "Demokrasinin bütün anlamıyla ideali,
milletin tamamının aynı zamanda yöneten durumda bulunabilmesi,
hiç olmazsa devletin son iradesini yalnız milletin ifade etmesini
ve belirtmesini ister. Ne yazık ki, milletlerin nüfus çokluğu,
düşünce eğitimi düzeyleri, idealin uygulanmasında,
idealden büsbütün yoksunluğa yol açacak
ihtiyatsızlıklardan kaçınmayı gerektirmektedir.
Şu duruma göre demokrasi ilkesinin en modern ve mantıksal
uygulamasını sağlayan hükümet biçimi, cumhuriyettir.
Cumhuriyette son söz, milletçe seçilmiş meclisindir.
Millet adına kanunları o yapar. Hükümete güven oyu verir,
ya da vermez, onu düşürür. Millet vekillerinden hoşnut kalmazsa
başkalarını seçer. Cumhuriyette meclis, cumhurbaşkanı
ve hükümet bilirler ki, kendilerini iktidar ve yetki yerine
belli bir zaman için getiren, irade ve egemenliğin
sahibi olan millettir. Gücünün ve yetkisinin Tanrıdan geldiğini
ve yalnız ona karşı ahirette hesap verebileceğini
varsayan ve devleti, ülkeyi kendine mirasla kalmış
bir malikane kabul eden bir hükümdar,
kendini her türlü sınırlamadan uzak görür.
Böyle bir yönetimde milletin benliği,
özgürlüğü söz konusu dahi olamaz. Şu duruma göre,
yetkileri sınırlı dahi olsa, hükümdarlık biçimi demokrasiye,
millî egemenlik ilkesine uygun değildir".
Pek iyi anlaşılıyor ki, Atatürk,
halkın kendini doğrudan doğruya yönetmesi
demek olan demokrasiyi en ideal devlet biçimi
kabul etmektedir. Ancak bütün bilginlerin de söyledikleri gibi,
halk kendini doğrudan doğruya yönetemez,
çünkü bugün milyonlarca kişinin bir araya gelerek
her zaman devlet işlerini yürütmeleri mümkün değildir.
Öyle ise demokrasiyi gerçekleştirmek ancak
cumhuriyetle mümkündür. Cumhuriyette millet,
yöneticileri belirli bir zaman için seçer, belli bir süre geçince,
hoşnut kalmamışsa, onları görevden uzaklaştırır,
işte cumhuriyet demokrasisi budur.
Bu rejimin kişisel saltanattan çok daha iyi olduğu kuşkusuzdur.
Atatürk, belli kişilerin seçimle iş başına gelip,
bir daha iktidardan ayrılmaması demek olan Faşizm ile,
milletin tümüne değil de, sadece
birkaç tabakaya dayanarak millet egemenliğini
reddeden Bolşevizm'e karşı
çok açık bir cephe almıştır. Her iki rejimin geliştiği bir dönemde
millet egemenliğine dayalı cumhuriyete sıkı sıkıya bağlı kalması,
yalnız bizim için değil, tüm insanlık için bir kıvanç kaynağıdır. .
Atatürk'e göre, "Türk Milletinin tabiatına ve geleneklerine
en uygun olan yönetim, cumhuriyet yönetimidir".
Atatürk, demokrasinin Osmanlı Saltanatı içinde yeşeremediğini
açıkça görmüştür. Demokrasi ancak cumhuriyetle kökleşip gelişebilirdi.
Bunun içindir ki, Türk inkılâbının baş ilkeleri arasında
cumhuriyetçilik sayılmıştır.
Milletin kendi yönetimi olan cumhuriyete içten bağlılık,
yücelme yolunu aşmanın baş şartıdır.
|