Bayram's profileBayram KALKANPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
|
June 25 ONLINE OYUNLARJune 24 KAZIM KARA BEKİR'LE FİKİR AYRILIĞI'Emrinizdeyim Paşam' diyor ama günlük farklı Atatürk'ün silah arkadaşı ve Cumhuriyet döneminin önemli ismi Kâzım Karabekir 42 yıl boyunca günlük tuttu. Günlüklerde Atatürk'le olan fikri ayrılığı açıkça görülüyor Samsun'a çıkan Mustafa Kemal Paşa'ya, Erzurum'da buluştuklarında "Emrinizdeyim Paşam" diyen Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa'nın "Günlükleri" 61 yıl sonra ilk kez Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. Günlüklerdeki notlarda, milli mücadele boyunca Edirne Milletvekili ve Doğu Cephesi Komutanı olarak görev yapan Kâzım Karabekir'in Mustafa Kemal Paşa'ya ve onun bazı yakın silah arkadaşlarına bakış açısını gösteren pek çok ifade, çok tartışılacağa benziyor. 1906 yılından Meclis Başkanı iken öldüğü 1948'e kadar aralıklarla tuttuğu günlüğünde Kâzım Karabekir'in Mustafa Kemal'e hep şüpheyle baktığı yazdıklarından ortaya çıkıyor. İşte Karabekir'in, Mustafa Kemal Atatürk'ün 'günlükteki ayrılıkları': NEDEN SAMSUN'A ÇIKTI 21 Mayıs 1919 (...)Mustafa Kemal'den ilk şifre: Neden Samsun'a çıkmış. Neden Samsun'da vakit geçiriyor. Memuriyeti kabul ettim diyor. Neden daha evvel etmedi. Bu memuriyet nedir? Padişah ve Ferit Paşa'nın birer nefer gibi hizmet edeceğiz diye gazetelerde beyannameleri vardı. Kemal Paşa'yı mukavemet için mi gönderdiler. "Fahri Yaver-i Padişahi" dediğine nazaran Padişah tarafından bir vazifedar mı idi? 3 Temmuz 1919 Perşembe (...) Bilhassa Havza'dan Kemal Paşa adeta firar etmiş! Tali Bey kendisini ikazına rağmen pek fena bir tesir yapmış. Tabii Sivas'ta da durmadığından her yerde aynı tesiri yapmış. 16 Ağustos 1920 Pazartesi Sünnet düğününe (gürbüzlerin) İsmet Bey'e şifre: Mustafa Kemal Paşa karargâhının kumarhane haline geldiği hakkında. BURAK ARTUNER'İN NOTU: Yapı Kredi Yayınları'ndan basılan günlüklerde 'kumar' iddiasıyla ilgili açıklayıcı bir bilgi yok. Fakat Karabekir, Emre Yayınları tarafından daha önce basılan İstiklâl Harbi'ne neden girdik, nasıl girdik, nasıl idare ettik adlı eserinde İsmet Bey'e (İnönü) gönderdiği şifre metnine yer veriyor. Söz konusu metin şöyle: "Karargâhların saygınlıklarının halk ve asker üzerindeki tesiri malûmdur. Karşı inkılâpçılar da bu zayıf noktadan tabii çok yararlanmışlar. Bana gelen dedikodulara göre Mustafa Kemal Paşa Hazretler'nin muhitindeki ufak rütbeli zabitanın, sabahlara kadar poker oynadıklarıdır! (...) Paşa Hazretlerinin malûmatı olmadığına kâni olduğum bu fenalıkların sûreti munasebede izalesi himmetinize bağlıdır." 11 Temmuz 1921 Pazartesi (...) Mustafa Kemal Paşa'ya Teşkilât-ı Esasiye hakkındaki şifrem (M. Kemal'in nutku sahife 371 vesika cevap 25 Temmuz'dadır.) Cumhuriyet vehimdir. Türkiye'nin siyasetinde Halife-i İslam olacak bir hükümdar sultan bulunacaktır. Osmanlı Hanedanı'ndan bahis yok! Şâyân-ı dikkat bir ifade. İSMET'İN NUTKU PEK GÜLÜNÇ 27 Temmuz 1932 İzmir'de Gazi heykeli açıldı. İsmet'in 28 tarihli gezetedeki nutku pek gülünç: Usulen her şeyi yapan Gazi'dir nakaratıyla dolu! Bir de diyor ki: Fertler milli davaya faydalı olmalı ve her halde zararlı olmamaları şartıyladır ki milli rehberden refah isteyebilirler! (Ne âlâ, Abdülhamid'in prensibini tasvir ediyor bizim koca İsmet!) 6 Temmuz 1932 Çarşamba Mübadillere verilen bonoların müthiş ihtikârla kırıldığı söyleniyor. Beş yüz bin liralık bir bonoyu Kılıç Ali Bey elli bin liraya satın almış. Maliyeden tam tahsil etmiş! KISKANÇLIK VAR Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç (Maltepe Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi): Kâzım Karabekir, İsmet Paşa ve Mustafa Kemal, üçü de Çanakkale'de görev yaptı. Ama birisi savaşan 5 tümenin de komutanı olan Mustafa Kemal'di. Bu tür harekâtın bir lideri olur. Aynı yere ben neden gelemiyorum diyenlerin de, o kişiyle ilgili oluşan bir hizbi olur. Duyduğu dedikoduları da böyle değerlendirir, günlüğüne yazar... Havza'dan adeta firar etmiş diyor. Evet, Havza'dan ayrılmıştır çünkü biraz daha kalsa tutuklanacaktı. O milli mücadelinin başına geçmek istiyordu... Havza'da 3 Haziran 1919'da Havza'da "İzmir'in haksız işgali üzerine bir konuşma yapar. Bu konuşmayı bir Ermeni papazı İstanbul'a jurnalleyince o gün hükümet İngilizler'in de baskısıyla ona mitingleri durdurmasını emreder. Mustafa Kemal Paşa, "Milli tezahüratı men ve tevkif için nefsimde ve hiç kimsede kudret ve takat göremiyorum" der. Havza, Amasya, Sivas halkı Mustafa Kemal'le yüz yüzeydi ve güvenmese niye arkasından gitti. Kumarhane iddiası ise çok bayağı bir ifade. Karabekir'in bu ifadeyi yazdığı günleri, Mustafa Kemal karargâhında iç isyanların bastırılması için tedbirleri düşünerek geçiriyor. Mesela 19 Temmuz'da Düzce isyanı başlıyor, 23 Eylül'de sona eriyor. Birinci Yozgat isyanı 15 Mayıs 1920'de başlıyor, 27 Ağustos'ta bitiyor. İnegöl isyanı var: Tarih 20 Temmuz 1920, bitişi 20 Ağustos 1920. Ankara'nın burnunun dibinde milli güçler var olma savaşı verirken, Mustafa Kemal karargâhında kumar mı oynayacak? Karabekir Paşa, Sivas üzerinden Erzurum'a geldiğinde Mustafa Kemal Paşa'ya "Emrinizdeyim Paşam" dedi ama zaten başkasını yapamazdı ki. O zaman hain durumuna düşerdi. Çünkü millet Mustafa Kemal Paşa'nın peşinden gidiyordu. 'Emrinizdeyim Paşam' demesine rağmen günlüğüne bu ifadeleri yazmış olması, kendisinin karmaşık duygular ve çelişkiler içinde gösteriyor. Kâzım Karabekir Paşa, Cumhuriyet'e karşıdır, Meşrutiyet'in ve hilafetin devamından yanadır. Bu yüzden yolları ileride ayrılır. 'SONRA DENGE BOZULDU' Hayat Feyzioğlu (Kâzım Karabekir'in kızı) : Babam günlüklerinde ne hissettiyse onu yazmış. Biz bunları okuduk ve süzgeçten geçirilecek bir şey bulmadık ve yayınevine verdik. Bu günlükler ilk kez yayınlanıyor. Babam bize, Mustafa Kemal Paşa'yla ilişkisi hakkında "Çok iyi arkadaşımızdı. Her şeyi beraber düşünerek yaptık. Zaferden sonra Büyük kumandanlar arasındaki denge bozuldu" derdi. Gerçekten milli mücadale sonrası babamız ve diğer bazı paşalar biliyorsunuz İstiklal Mahkemeleri'nde yargılandı. Babam çok sıkıntılı günler geçirdi." Altemur Kılıç (Atatürk'ün silah arkadaşı Kılıç Ali'nin oğlu): İnsan hatıra defterine her türlü dedikoduyu yazabilir. Kâzım Karabekir, yapmış, etmiş, mış mış diye yazmış. Atatürk hakkında da aynı şekilde söyledikleri var. Aslında o devirde hepsi arkadaş. Ancak devrimden sonra yolları ayrılıyor. Kâzım Karabekir'in kızını geçen gün televizyonda izledim çok doğru konuşan, dürüst bir hanımefendi. Eski yaraları kaşımaya gerek yok. Bunlar 'geçmişte kaldı' dedim, kendisi de bana hak verdi. Yaşanan olaylar ne Kâzım Karabekir'in büyük komutan oluşunu, ne de babamın yiğit mert bir insan oluşunu değiştirir. Babam bir kötülüğe karışmış olsaydı, Atatürk 19 yıl boyunca yanında tutar mıydı? Yücel Demirel (Kitabı yayına hazırlayan yayıncı): 3 yıllık bir çalışma sonucunda günlükler derlendi. Hepsi Osmanlıca'ydı. Bunları titizlikle inceledik ve ham haliyle yayına hazırladık. Bu günlüklerin tarihçiler için karanlıkta kalan bazı noktaların açıklık kazanabileceğini söyleyebilirim. Bizim işimiz bunları tarihçilerin dikkatine sunmaktı.
KÜRT SORUNU
MHP'den sert çıkış!.. 'Kürt diye bir millet, Kürtçe diye bir dil yok' Tolunay DUMAN/TARSUS (Mersin), (DHA) MHP Mersin Milletvekili Akif Akkuş, hükümetin Kürt açılımını değerlendirirken, Türkiye'de Kürt diye bir millet, Kürtçe diye bir dil olmadığını savundu. Seçim bölgesi Mersin'de gezi ve incelemelerde bulunan Milletvekili Akif Akkuş, Tarsus İlçesi'ndeki bir yerel gazeteyi ziyaretinde Kürt açılımıyla ilgili değerlendirmelerde bulundu. Coğrafya Profesörü olan Akif Akkuş, 1984'de başlayan PKK olaylarıyla ilgili çalışmalar yaptığını hatırlatarak şunları söyledi: "Kürtlük, Kürtçe, doğu insanı, güneydoğu insanı hakkında ve bütün bunlardan vardığım kanaat şu; Türkiye'de tarihi kökeni olan bir Kürt topluluğu yok. Ama bugün bir vaka, bugün 'Ben Kürdüm' diye Kürtçe konuştuğunu söyleyen insanlar var. Biz bakıyoruz şimdi, Kürtçe dedikleri kırmanço şivesini kullananlara bakıyorsunuz. 8 bin küsur kelimenin olduğu bir dil, ancak bu dilin içerisinde 2 bin kadar Türkçe, 2 bin kadar Arapça, 2 bin kadar Farsça ve Osmanlıca kelimeler var. Kökeni belli olmayan kelimeler de var. Şimdi buna dayanarak, bu ana dilde eğitim adı altında yeni bir dil üretmeye çalışıyorlar" dedi. 'ŞİVAN'IN KÜRTÇESİNİ KÜRTLER ANLAMADI' Kürt türkücü Şivan'ın Almanya konserinde Kürtçe konuştuğunu ancak bundan kimsenin bir şey anlamadığını öne süren Akkuş şöyle devam etti: "Şivan mı neyse o çıkıyor, Almanya'daki Kürt topluğuna Kürtçe konuşuyor. Fakat kimse hiçbir şey anlamıyor. Dönüp tekrar Türkçe konuşuyor. Yani şunu demek istiyorum. Kürtçe diye bir dil yok. Dil bir milletin önemli öğelerinden biridir. Hatta en önemli öğelerinden birisidir. Eğer siz bir dilin varlığını ispatlarsanız, o dil bir millete mal olur. O zaman millet de var demektir. Ama belirttiğim gibi tarihi kayıtlarda Kürt milleti yok. Kürt denilen bir grup var. Şimdi bir milletin içinde başka bir milletin ilk çağda yaşaması mümkün değil, yok ederler birbirlerini, ya da başka sınırlarda yaşarlar. O zaman iki ayrı milletin bir arada iç içe yaşaması mümkün değil. " Sümer açılımı Bursa’daki olaylara isyan eden Diyarbakır Başkanı, ABD’nin Sesi Radyosu’nda ağız değiştirdi FERİT ASLAN - DİYARBAKIR / DHA BURSA’DA, oynanan Bursaspor-Diyarbakırspor maçındaki olaylarla ilgili Amerika’nın Sesi Radyosu’nun Kürtçe yayınında konuşan Diyarbakırspor Başkanı Çetin Sümer, 20 milyon Kürt’ün takımını desteklemesi gerektiğini söyledi. Programa telefonla katılan ve Kürtçe konuşan Sümer, Bursa’daki maçta kendilerine büyük hakaretler yapıldığını anlattı. SÜMER, “Biliyorlar ki biz Kürdüz. Siyasi ve kötü sloganlar attılar. Diyarbakır’dan gelen seyircilerimizi taşladılar. Biz Kürt olarak, kimse bize bu zulmü yapamaz. Biz de çıkıp takımı ligden çekeceğimizi Federasyon’a söyledik. Bundan dolayı Türkiye’deki basında olaya çok fazla yer verdi. Çünkü, gördüğümüz zulüm ve mağduriyet ortadaydı. Bu konuyu Mahmut Özgener ve İbrahim Yazıcı ile konuşurken ’Olaylar devam ederse takımı ligden çekerim’ dedim.. Onlar da bana birşey söylediler” diye konuştu. Bu sırada programın sunucusu “Size ne dediler?” diye sordu... Sümer ise “Bana söylediklerini açıklarsam Türkiye karışır” ifadesini kullandı. BURSA’DA ZULME UĞRADIK Bursa’ya gittiklerinde maç öncesi sporun kardeşlik olduğunu, sporda siyasetin yerinin olmadığı yönünde beyanlar ve açıklamalar yaptıklarını anlatırken, şöyle dedi: “Onlar organizeli bir şekilde üzerimize geldiler. Türk bayrağını açtılar. Sanki biz başka bir millet ve başka bir ülkeden gelmişiz. Bize büyük bir zulm yaptılar. Bizi arayan AKP’li yetkililer, meydana gelen olayı tasvip etmediklerini, yanımızda ve Diyarbakırspor’lu olduklarını söylediler.” DİYARBAKIR Başkanı, Kürtler’den Türkiye Süper Ligi’nde mücadele eden takımına destek vermelerini isteyerek şöyle devam etti: “Altyapı ve parasal anlamda büyük sıkıntılarımız var. Kimse bize sahip çıkmıyor. Büyükşehir Belediye başkanı Osman Baydemir’i ziyaret ettik. Bazılarının Diyarbakırspor üzerinden oyunlar oynadığını, kısıtlı imkanlarla bugünlere geldiğimizi söyledim. Baydemir bize destek olacağını söyledi. Ama bugüne kadar desteğini daha görmedik. Biz devletten yardım isteyemiyoruz, istesek ‘Devletin takımıdır’diyorlar. Biz Diyarbakır’ın takımıyız. Biz Kürt milletinin takımıyız.” SÜMER, 20 milyon Kürt bulunduğunu ve desteklerini beklediklerini kaydederek, “Bu destek ile kulubümüzün dünyada tanınmasını istiyoruz” diye konuştu. A.A.’YA: YANLIŞ ANLAŞILDIM Bu haberler çıktıktan sonra Çetin Sümer Anadolu Ajansı’na bir açıklama yaparak “Bizler Türkiye’nin takımıyız ve Türk futboluna hizmet için varız. Amerikan Sesi Radyosu’na verdiğim demeç yanlış anlaşılmış. Çeviri hatası yapılmış. Sadece Diyarbakırspor’a sahip çıkılmasını istedim. Bursaspor maçında çıkan olayların siyasete alet edilmemesi gerektiğini belirttim” dedi... Dün Amerika’nın Sesi Radyosu’nun internet sitesinden Çetin Sümer’in yaptığı açıklamaları bulduk. Ve tercüme ettirdik. Sümer yukarıdaki sözlerin hepsini söylemişti. SORUN?
SORUN BÖLÜCÜLÜK VEYA TERÖR DEĞİL; SORUN KÜRDÜN TA KENDİSİDİR. Türkiye'de her gün kız çocukları kaçırılıp zorla fuhuşa sürükleniyor, kadınlarımız kapkaça tecavüze uğruyor, her gün şehirlerde PKK gösterileri yapılıyor, Türk bayrakları yakılıyor, otobüsler yakılıyor, her gün birkaç asker şehit oluyor. Bunları kim yapıyor? Neden ezelden beri sadece kürtler ayaklanıyor, kürtler örgüt kuruyor, kürtler kan döküyor?.. Arabamızı kaldırımın kenarına park ettiğimizde tepemize dikilip park parası isteyen, vermezsek biz yokken arabamızı çizip kaçan değnekçiler niye hep kürttür?.. Kırmızı ışıklarda arabamızın camına yapışıp dilenenler niye hep kürttür?.. Sokakta adım başı önümüze çıkıp "abeeey nooolur bir harçlıhh viir" diye sülük gibi yapışan, vermediğimiz takdirde küfreden 10 - 15 yaşındaki madde bağımlısı yaratıklar niye hep kürttür?.. Toplumsal bir sorun haline gelen, cinayet dahi işleyen tinercilerin etnik kökenleri incelendiğinde kürt oldukları meydana çıkmıyor mu?.. Bunlar yüzünden insanlar sokakta rahat gezemez hale geldiler. Bu da bir terördür, şehirlerin göbeğindeki bireysel kürt terörüdür. Yol ortasında yakamıza yapışıp kadın pazarlamaya çalışan pezevenkler, genelev işletmecileri neden hep kürttür de başka birşey değildir?.. İstanbul Beyoğlu'ndaki, Ankara Maltepe'deki, vs... gençlerimizi zehirleyen "bar" adlı batakhanelerin sahipleri, işletmecileri neden kürttür?.. Haraççılık ve çek - senet tahsilatı ile uğraşarak kendi halindeki insanları canından bezdiren kan emiciler niye hep kürttür? Oto galericiliği ve emlakçılık adı altında tefecilik yaparak milletin varlığını sömürenler niye hep kürttür?.. Uyuşturucu pazarlayanlar neden hep bilmem hangi aşiretin mensubu kürtlerdir?.. Hüseyin Baybaşinler, Abuzer Uğurlular, Urfi Çetinkayalar nedir?.. Kız çocuklarının kaçırılıp zorla fuhuşa sürüklenmesinde, gençlerimizin uyuşturucu ile zehirlenmesinde %99 pay kürtlerin değil midir? Dört tane Hollandalı turistin (biri de erkek) ırzına geçip ikisini öldüren ve bu sayede bizi tüm dünyaya rezil eden "Alanya sapığı" lakaplı Hakan Karayavuz ve Susurluk'ta, 11 yaşındaki Türk kızı Avşar Sıla Çaldıran'ı iple boğduktan sonra cesedinin ırzına geçen Recep İpek neden kürttür?.. Taciz ve tecavüzcülerin neden büyük çoğunluğunu kürtler oluşturuyor? Her ikisi de uzun yıllardır aynı mesleği icra ettikleri halde, Orhan Gencebay'ın adının şimdiye dek hiçbir kötü olaya karışmaması, İbrahim Tatlıses'in ise her türlü rezilliği yapması, her çeşit suçu işlemesinin sebebi birinin Türk, diğerinin kürt olmasıdır. Bu örnekler uzayıp gider... Kısacası "kürt sorunu" bazılarının empoze etmeye çalıştığı gibi sadece PKK'dan ya da siyasi olaylardan ibaret değildir. Türkiye genelinde her türlü pis, rezil işi yapanların, her türlü adi suçu işleyenlerin büyük bir kısmı kürtlerdir. Genelev işleten kürdü, pavyon işleten kürdü, kumar oynatan kürdü, mafyacılık yapan kürdü, uyuşturucu satan kürdü, yankesicilik, hırsızlık, kapkaç yapan kürdü, kaldırımları parselleyen kürdü, ırza tecavüz eden kürdü emperyalistler kışkırtmıyor, PKK ile de ilgileri yok... Taşıdıkları kanın gereğini yerine getirerek bu suçları işliyorlar. Biz Türkçüler, sosyal açıdan değerlendirdiğimiz kürt meselesine bir bütün olarak bakıyoruz ve bunların topluma zarar veren yaratıklar olduğu konusunda tüm Türkleri bilinçlendirmeye çalışıyoruz. Kürtlerin bir internet sitesinde "Demographic Trends" başlıklı bir tabloda Kürtlerin 2050 yılında Ortadoğudaki nüfuslarının 87 milyon, Türkiye'deki nüfuslarının ise 57 milyon olacağı belirtiliyor. Bunlar doğru verilerdir, yani bir sallama söz konusu değildir, hatta az bile verilmiştir. Çünkü çarpraz üreme, yani 8 çocuğun diğer 8 çocukla ilerde evlenecekleri düşünülüp onların çocuklarının da çarpraz olarak üreyecekleri düşünülürse bu tablo yetersiz kalmaktadır. Ayrıca bu süre içinde milyonlarca Türk kürtlerle karışarak kürtleşecektir. Türklerin nüfus artış oranı ise bugün neredeyse Avrupa ülkeleri seviyesine inmiştir. Türk illerinde doğum kontrol uygulamasını teşvik ederek Türklüğün kuyusunu kazan devletimizin alçak siyasetçileri; Güneydoğuya verdiği çocuk yardımları ile kürtlerin üremelerini teşvik etmektedir. Üremeyip de ne yapsınlar? Devlet Bakanı Beşir Atalay'a bağlı Sosyal Yardım ve Dayanışma Fonu (Fak - Fuk - Fon) başta Muş olmak üzere nüfusun %95'inin kürtlerden oluştuğu bazı doğu illerinde çocuk başına para kampanyası başlatmıştır. Bu durum zaten çok hızlı üreyen kürtlerin daha da fazla üremesi demektir. Yapılan yardımların miktarları : İlköğretime devam eden erkek öğrencilere ayda 20 YTL İlköğretime devam eden kız öğrencilere ayda 23 YTL Ortaöğretime devam eden erkek öğrencilere ayda 28 YTL Ortaöğretime devam eden kız öğrencilere ayda 39 YTL Sağlık yardımı olarak her çocuğa ayda 15 YTL Her anne adayı için gebeliğin ilk 7 ayında ayda 18 YTL Her anne adayı için doğumda 50 YTL Çocuk yardımı çok hızlı üreyen kürtlerin ağırlıklı olduğu şehirlere değil, üreme hızı sıfır olan Türklerin yaşadığı şehirlere yapılmalıydı. Fakat AKP(!) bu şekilde uygun görmüş. Neden acaba? Kürtler ne kadar çok çocuk yaparlarsa, o kadar çok para kazanıyorlar. 10 çocuğa sahip bir aile, çocuk başına ayda 15 YTL'den toplam 150 YTL para alıyor. Doğum ve okul için yardımlarıda eklersek 10 çocuklu bir ailenin devletten aldığı para ayda 500 YTL'yi geçiyor. Birkaç ay önce gazete ve televizyonlarda şahane bir haber vardı. Diyarbakır'da bir Kürt dişisi 8 yavrusundan sonra, 9.sunu ikiz olarak peydahlarken, çocuklar ölüm tehlikesine giriyor ve Türk askeri doktorları gelip bebeleri kurtarıyor, hastanede kuvöze koyuyor. Bu sefer Van'dan, yine süper bir haber var. 68 yaşında bir Kürt, 26 yaşındaki ikinci karısından 13. yavrusunu peydahlamış. Toplam 13 çocuğu 100 kadar torunu varmış, artık başka çocuk istemiyormuş, yorulmuş.Gazeteci, "bu kadar çocuğa bu fakirlikle nasıl bakıyorsunuz?"dediğinde, Kürdün cevabı harikaydı. "Kaymakamlık gerekli her tür yardımı yapıyor, hiç bir sorunumuz olmuyor" !!! Sakın kimse bunu insanlıkla, hümanizmle, devletin vatandaşının hayatını koruma ilkeleri ile falan açıklamaya kalkışmasın. Benim ülkeme göz dikmiş bir halkın, benim vergilerimle beslenip daha çok üremelerini sağlayıp on milyonlarca asalak yaratmanın hiç bir ilke ile ilgisi yoktur. Bu rejimin kendisinin kurucusu olan asli unsura, yani Türklere ihanet etmek açısından devşirme Osmanlı'dan hiçbir farkı kalmamıştır. Gayet açıkça Türkler özendirilip en sıkı şekilde nüfus planlaması uygulanırken, Kürtlerden elektrik, su parası bile alınmayıp, nüfuslarını iyice arttırıp Türkleri geçebilmelerine çanak tutulmaktadır. Ülke genelinde kaçak elektirik oranlarına göz atalım; Şanlıurfa % 66.7 Diyarbakır % 62.7 Hakkari % 62.5 Mardin % 59.3 Van % 58.0 Şırnak % 52.0 Batman % 51.0 Muş % 50.0 Bitlis % 48.0 Siirt % 48.0 Kastamonu % 4, Trabzon %5,4 Giresun %3,5 İşte kaçak elektirik tablosu. Yoruma gerek var mı? Nihai amaçlarını gerçekleştirmek için ne cesaretleri ne zekaları ne de kültürleri olan bu etnik cemaat, tek yolu Tanrı'nın kişilere verdiği doğal içgüdüyü (üreme) bir savaş silahı olarak kullanmakta bulmuş durumdadır. Yakın bir gelecekte nüfusu 100 milyon - ki bunun en aşağı yarısı kürt olan bir Türkiye çocuklarımızı bekliyor... Bayrak aynı bayrak, sınırlar bozulmamış, isim değişmemiş ama ortada ?Türk? kalmamış. Birkaç milyon kalmış elbette ama onlarda tedirgin yaşıyorlar. Ortada Brezilya gibi, lisanı, soyu sopu karışık, ırk çorbası bir ülke.. Ama hala müslüman... Bizim için bir yıkım olan bu durum, 172 millete bir göz ile bakan? hümanistlere bir rahatsızlık vermez. Yaşadığımız topraklarda şu an için en büyük tehlike kürtlerdir. Dün bunu inkar edenlerin savunduğu fikirler, kürtlerin gerçek yüzlerini göstermesiyle bugün bir bir intihar ediyor. Bu cümleleri okuduğunuzda etkisi altında kaldığınız propaganda yüzünden yargılayıcı duygulara sahip olabilir; kürtlere karşı katı bir tavır alma diye düşünebilirsiniz. Fakirlik, eğitimsizlik gibi onlarca sebep sıralayıp, sosyal yalanlar uydurup, hergün sizin veya tanıdıklarınızın payına düşeni bir şekilde aldığı yanıbaşınızdaki kürt terörünün varlığını inkar edebilirsiniz. Bunları düşünmek sizi rahatlatır. Kürdofil medyanın enjekte ettiği bu uyuşturucu sizi olan bitenden uzaklaştırabilir. Ancak gerçekleri değiştiremez. Gerçek aciz değildir. Gerçekleri kim anlatacak? Kim gösterebilecek ezilmiş sandığınız kürtlerin hergün yanıbaşınızda yaptığı ahlaksızlık ve saldırganlığı? Kerkük'te arkasına ABD'yi alınca Türkmenler'i katleden bu aşağılık topluluğun eline fırsat geçtiğinde uyguladığı baskıdan kim söz edecek? Okuldan, işten dönüp televizyonu açtığınızda tüm kanalları kaplayan Kürt dizileri ile mi bilinçleneceksiniz; yoksa PKK'ya yardım edip sonrada kasetleri Türkler tarafından kapışılan, konserlerinde izdiham yaşanan kürt ibo, mahsun, berdan, keko, şavata, ahmet kaya, özcan ve hergün yenisi çıkan şarkıcı bozuntuları ile mi? Sol merkezli görüş onlara herkesten fazla sahip çıkıp tabanını genişletmeye çalışırken, yıllar sonra kullanılıp bir kenara atılacağının farkında değildi. Sağ tarafta durum daha da vahimdi. Açıkça bir kürt milliyetçisi olan Said-i Nursi'nin kitapları elden ele dolaşıyor, kürtler ırkçılıklarının dozunu giderek arttırırken inançlı Türkler din kardeşliği masalı ile uykuya çoktan dalmış oluyordu. Ancak bunların içinde belki de en acı olanı, kürtler tarafından aldatılmayı halen gururuna yedirip itiraf edemeyen sözde milliyetçilerin (!) durumudur. PKK ve Apo'yu Ermeni, dağdaki kürtleri kandırılmış, sokaktakileri de kardeş ilan eden ülkücü anlayışın Türklere verdiği zarar gelecekte tarih kitaplarına konu olacaktır. Gerçeği daha fazla inkar etmek anlamsız. Bu son perdedir. Bir yandan ABD talimatlı kürt dizileri, diğer yandan Avrupa tavsiyeli gelin-kaynana programları ile giderek daha fazla esir şehrin insanlarına benziyorsunuz. Kürtlerin hızla neden ürediklerini ve yayıldıklarını anlatıp, önlem almaktan bahsedenlere onlardan önce siz karşı çıkacaksınız. Çünkü bulanık gözleriniz mahallenizde bir eve doluşup, ahlaksızca ve bilinçli bir şekilde üremeye devam eden kürtleri değil ancak dizidekileri seçebilecek. Artık sokakta sizin ve yakınlarınızın canını yakan tinerciler denince bunun tek sebebi olan kürtleri düşünmeyeceksiniz bile.Eğitimsizlik,fakirlik,sosyal adalet gibi kavramların arasında boğulacak; kafanızı toplayıp gerçek soruyu asla soramayacaksınız. PKK denince aklınıza kürtler gelmeyecek. O dış güçlerin oyunuydu diyecek,bitti sanacak; öldürülen binlerce teröristin kaç milyon akrabası ve sempatizanı olduğunu hesaplayamayacaksınız. İlköğretim çağındaki kız çocuklarına dahi askıntı olup, fırsat bulunca her türlü kötülüğü yapanların onlar olduğunu bilmek istemeyecek; kürtler göç etmeden önce şehrinizin ne kadar huzurlu olduğunu anlatmaya çalışanları duyamayacaksınız. söz azınlık haklarından açıldığında, Kerkük'te Türkçe ders verdiği için eğitim yuvalarına bile saldıran kürtlerin hakkını onlardan çok savunduğunuzun farkında olmayacaksınız. Sosyal eşitsizlik denince aklınıza sadece ekranda gözünüze sokulan Güneydoğu illeri gelecek. Ülkenin en yoksul beş ilinden ikisi olan Gümüşhane'nin, Kastamonu'nun neden suçlu üretmediğini anlayamayacaksınız. Karadeniz Bölgesinde elektriği ve suyu dahi olmayan köyleri hiç bilmeyeceksiniz. Toplum olarak düzenimizi, birey olarak yaşantımızı, aile olarak huzurumuzu ve millet olarak sağlımızı bozan kürtlerin yarattığı tehlikeyi hala inkar etmek eğer gaflet değilse, nedir? Kürtlerin yaptıklarını es geçip kabahati dış güçlerde aramakta hiç gerçekçi değil. Bu topluluk tarafından icra edilen ?Kapkaç, yankesicilik, hırsızlık, töre cinayetleri, taciz, gasp, beğendiği kızı şehrin orta yerinde kaçırıp ırzına geçerek evliliğe zorlama, etnik dayanışma ile gittiği tüm yerleri hegamonyası altına alıp kendisinden başkasına yaşam hakkı tanımama, haklı haksız her mecliste sadece kendisinden olduğu için birbirlerini destekleme, çocuk kaçırma, sapıklık, 9-10 yaşlarında çocukların tecavüz edilip öldürülmesi, elektrik su parası ödememe, vergi ödememe, sahteciliklerle asalak gibi yaşama, turistlik kasabaları ele geçirerek hem yerli halka, hemde turistlere zarar verme, devletin her imkanını sömürme, trafik magandalığı, şehir magandalığı, haraç toplama, liselerde, ilkokullarda çeteler kurup diğer öğrencileri sindirme, sahip olduğu feodal kültürü yaşadığı yere uydurmaya çalışma, uymayanlara zarar verme, sıcak para getiren tüm iş kollarına zor kullanarak hakim olma? gibi mevhumları hangi dış güçler kürtlere nasıl yaptırıyor? Merak ediyorum. Arkadaşlar, sorun "kürtçülük" "bölücülük" veya "terör" değildir. Sorun kürdün ta kendisidir. Teröristi, esnafı, işadamı, öğretmeni, manavı, dolmuşçusu, garsonu, sapığı, eşkiyası, kapkaççısı, anarşisti....hepsi aynıdır. Türk milleti için şu an aleyhte bir faaliyet göstermeyen kürtler olabilir, ancak bunların vadesi sonsuz değildir. Kaldı ki o "sadık kürt" bile sokaklarda, işyerinde veya okullarda gene kürtlüğünün gereğini icra edecektir. Kürtlüğün gereğinin ne olduğunu ise hepimiz biliyoruz. Artık "Kürt bölücülüğü" diye bir sorun olmadığı, gerçek sorunun adı "kürt yayılması" olduğu halde bazıları ısrarla "bölücülük" diye yanıltıcı adlandırmalarla uğraşıyor. Bazıları da ?dış güçlerin maşası, piyonu kafasız, zavallı, korkulmaya değer olmayan kürdler?söylemini bulmuşlar. Böylece esas büyük suç, Kürtlerin üstünden alınıp kim olduklarını kendilerinin bile net tarif edemediği, gizem perdelerinin arkasındaki yüce dış düsman güçlere yükleniyor. Hem de Kürt tehlikesi küçümsenip stratejik bir politika boyutuna indirgeniyor. Oysa ki sorun stratejik veya magazinsel sorun olmaktan daha vahimdir. Turkiye Cumhuriyeti devletinin kimliğini, kurucu ve asli unsur olarak tekelinde tutan Türk ırkının nüfus itibariyle gelecekte aynı şekilde tekelinde tutup tutamayacağı, yani var olma, yok olma mücadelesidir. Ayrıma dikkat edin. Eğer dış güçlerle Kürtlerin Türk milletine karşı bir ilişkisi varsa, bu ilişki maşalık değil işbirliğidir. Ne maşası, ne kandırması? Kürtlerin çıkarları dış güçlerinkiyle örtüşüyorsa kandırmaya ne gerek var? Kürtler saflar, kandılar, komploya düşüyorlar, onun için çoğalıp Türkiye'de çoğunluk olacaklar. Vay be. Canına minnet adamın böyle kandırılma.. Aynı mavalları Osmanlı yönetimi de 100-150 sene önce Yunanlılar ve Ermeniler için söylüyordu. Güya Yunanlılar yutacak ya. "Biz sizinle asırlarca kardeşçe yaşadık, Batılılar sizi kendi çıkarları için kışkırtıyorlar, alet ediyorlar" diye anlattılar durdular. Yunanlılar ne kadar aptalmış ki alet oldular da aleyhimize topraklarını 3 kat büyüttüler, hala da büyütüyorlar. Bu devirde kimse oyuna gelip saflığından başkasının maşası olmaz. Avrupalıları Tanrı sanıp incik boncuk karşılığında birbirlerine saldıran Kızılderililer yok. Dünyamızda şu an olabilecek, sadece çıkar ve güçbirliğidir. SON SÖZ : Bu belanın üstesinden gelebiliriz. Yeter ki buna inanalım. NOT : Pasa gonlunuz arzu ederse bu makaleyi herkese gönderin, çevrenize okutun.. Murat VURAL www.muratvural.com.tr SOY AĞACISOYAĞACI Cumhuriyetimizin Kurucusu Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Şeceresi) Sultan Murat Hüdavengidar zamanında başlamak üzere, bütün Türk Devleti padişahlık döneminde, Rumeli'yi Balkanlar'ı ve Avrupa'yı Türkleştirmek için soyunda ve sopunda hiçbir karışım olmayan Türk ailelerinden oluşan özel güçleri buralara göndermişlerdir. Bu göçlerin büyük çoğunluğu Oğuz Türkleri, Müslüman Oğuzların Yörük Türkmen boylarından gönderilen aileler teşkil ermektedir. Müslüman Oğuzların, Tanrıdağı ve Karagöz Yörüklerinden olup, Konya ve Aydın yöresine yerleşmiş bulunan isimler, teker teker yazılı bulunmaktadır. Buradaki, 950 tarih ve 82 numaralı l yazıcı defteri ile 1051 tarih ve 469 numaralı il yazıcı defterinde Anadolu'dan Rumeli'ye geçen Türk boy ve ailelerinin isimleri açıkça yazılı bulunmaktadır. Bunların Müslüman Oğuz Türk'ü Yörük Türkmen boylarından oluşan ailelerinin kimler olduğunu kayıtlarda belirtmektedir. İşte bu kayıtlarda, Ulu Önder Atatürk'ün atalarının, Anadolu'dan Konya ve Aydın yöresinden geldiği yazılmaktadır. Atatürk'ün dedeleri; Anadolu'dan Rumeli'ye gidip, Yunanistan'da Manastır Vilayeti'nin derbei bala sancağına bağlı bulunan Kocacık Nahiyesine yerleşen ailelerden olan Hafız Ahmet Alüş Efendi derlerdi.Kocacık Nahiyesinin tamamen Türk'tür. Atatürk kocacık Nahiyesine yerleşen ailelerden olan Hafız Ahmet Efendi'nin torunudur. Hafız Ahmet Efendi'nin saçları kırmızı olduğu için adına "Kırmızı Hafız Efendi" derlerdi. Ulu Önder Atatürk'ün dedesi kırmızı Hafız Efendi kocacık Nahiyesinde ilkokul eğitmenliği yapmakta idi. Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendi de bu kocacık nahiyesinde dünyaya geldi. Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendiye Alüş Efendi derlerdi. Kocacık nahiyesi tamamen Türk'tü. Burada yerleşenlerin çoğu Aydın ve Konya yöresinden gelen Türklerdir. Hatta bu aileler Yörük Türkmenleridir. Bu Yörük Türkmenlerinin Tanrıdağı ve Karagöz olduğu yukarıda adı geçen il yazıcı defterinde kayıtlı bulunmaktadır. Keza yine belgelerde Aktan ve naldöken Yörüklerinde buralarda bulunduğu yazılmaktadır. Fetihnamelerde, buralardaki Konya Türklerine hudut gazileri ünvanı verildiği yazılmaktadır. Bu Türklere miri, Yörülen Türkmenlerden denilmekteydi. Ulu Önder Atatürk özbe öz Türk olup, Konya ve aydın yörelerinden gitme çok asil bir ailenin evladıdır. Annesi Zübeyde Hanımefendi'nin babası aydından Selanik'e gitme çok asil bir ailenin evladıdır. Annesi Zübeyde Hanımefendi'nin babası Aydınlıdır. •Bu bilgiler Başbakanlık Eski Müşaviri Şecaattin Zenginoğlu'nun "Bilgi Çağındaki Türk Gençliğinin Yükselen Sesi-1999" isimli kitabından alınmıştır. (1)"Benim hayatta yegane fahrim (onurum), servetim, Türklükten başka bir şey değildir." "Bana, insanlar üstünde bir doğuş atfetmeye kalkışmayınız. Doğuşumdaki tek fevkaladelik, Türk olarak dünyaya gelmemdir." (2) Bir İngiliz'in "siz hangi asil ailedensiniz?" sorusuna verdiği yanıt: "Anasının ve babasının asilliğiyle iftihar eden Teodoz, İtalya Yarımadasına inmek isteyen Türk Atilla'ya barış görüşmesinden önce sormuş: 'Siz hangi asil ailedensiniz?' Atilla'da ona cevap vermiş: 'Ben asil bir milletin evladıyım!' işte benim cevabımda size budur!" (3)Sanki yeni Rıza Nurlara cevap vermiş. " Türk, Türk olduğu için asildir... çoğumuz, büyük babamızın babasını hatırlamayız. Bütün soy gururumuzu, Türk olmanın içinde buluruz." (4)"... Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağım (dır)" (5)"Millî mevcudiyetimize düşman olanlarla dost olmayalım. Böylelerine karşı...'Türk'üm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi!' diyelim" (6)" Mensup olduğum Türk milletinin şan ve şerefi varsa, benim de bir ferdi olmak sıfatıyla şanım ve şerefim vardır..." (7)Atatürk kendisini böyle tanımlıyor. Ben bir Türk'üm diyor ve bundan gurur duyuyorum diyor. Kişi, hissettiği milletten olduğuna göre bu sözler üzerine daha denecek bir şey yoktur. M. Kemal, bir Türk'tür ve koca bir Türk'tür, Türk'ün Atası'dır. Türk milletine, unuttuğu milli kimliğini tekrar kazandıran, ümmetten Türk milletine dönmesini sağlayan bir Türk'tür. Yeni Rıza Nurlara bunlar da yetmeyecektir. Hiç gerek olmadığı halde, konuya tam açıklık getirmek için, ana ve baba soyunu da irdeleyeceğiz. Kimdir, kimlerdendir ona bakacağız Zübeyde Hanım'ın soyu Yörük'tür. Fatih döneminde Karamanoğlu Beyliği'nin yıkılmasından sonra (1466), Balkanlar'da fethedilen yerlerin Türkleştirilmesi için göç ettirilen ailelerdendir. Konya bölgesinden geldikleri için bunlar, "Konyarlar" ismi ile resmi kayıtlara geçmiş ve böyle anılmıştır. (Aile, Vodina sancağının Sarıgöl nahiyesine yerleştirilir. Zübeyde'nin babası Sofi-zade Seyfullah Ağa, Selanik yakınlarındaki Lankaza'ya göçer ve bir çiftlik sahibi olur. Ve Zübeyde Hanım 1857'de burada doğar. Annesi, babasının üçüncü eşi Ayşe Hanım'dır. (9)Zübeyde Hanım'ın soyunu birde anlatılanlardan görelim. M. Kemal'in kız kardeşi Makbule Hanım (1885-1956): "Annemden sık sık şunları dinlemişimdir. Bizim esas soyumuz Yörük'tür. Buralara Konya-Karaman çevrelerinden gelmişiz" diyor ve atalarından bazılarının da sonradan tekrar Konya'ya geri döndüğünü de şöyle açıklıyor: "Dedem Feyzullah Efendi'nin büyük amcası Konya'ya gitmiş, Mevlevi dergahına girmiş, orada kalmış. Yörüklüğü tutmuş olacak." (10)Makbule Hanım Yörüklük için şunları söylüyor: "...Annem her zaman Yörük olmakla iftihar ederdi. Bir gün Atatürk'e "Yörük nedir?" diye sordum. Ağabeyim de bana 'Yürüyen Türkler' dedi." (11)Yörük ile Türkmen eş anlamlıdır. Atatürk, soyunu açıklarken bunu da vurgular: ".... Benim atalarım Anadolu'dan Rumeli'ye gelmiş Yörük Türkmenler'dendir." (12)Zübeyde Hanım'ın babasını, kocası Ali Rıza Efendi'yi ve Ali Rıza'nın babası Kızıl Hafız Ahmet Bey'i de tanıyan Selanik doğumlu Aydın Milletvekili Hasan Tahsin San (1865-1951) (13) şu bilgileri verir: " Atatürk'ün validesi, Zübeyde Hanım, Sofu-zade ailesinden Fethullah Ağa'nın kızıdır. Selanik'te doğmuştur. Bu aile bundan 130 sene evvel (1800'lü yılların başı oluyor.) Sarıgöl'den Selanik'e gelmişlerdir. Vodina sancağının batısında Sarıgöl nahiyesinde onaltı köyden ibaret olan bu nahiye ailesi, Makedonya ve Teselya'nın fethinden sonra Konya civarı ahalisinden Osmanlı hükümetinin sevk ve iskan ettirdiği Türkmenlerdendir. Son zamanlara kadar beş asır müddet içinde hayat tarzlarını, kılık-kıyafetlerini değiştirmemişlerdi." (14) Bir yabancı yazar da Atatürk'ün annesi hakkında edindiği bilgileri şöyle aktarıyor:"Mustafa'nın babası Ali Rıza Efendi, anası da Zübeyde Hanım'dı. Zübeyde Hanım... sarışındı; düzgün, beyaz bir teni, derin ama berrak, açık mavi gözleri vardı. Ailesi Selanik'in batısında Arnavutluk'a doğru, sert ve çıplak dağların geniş, donuk sulara gömüldüğü göller bölgesinden geliyordu. Burası, Türklerin Makedonya'yı ve Teselya'yı almalarından sonra Anadolu'nun göbeğinden gelen köylülerin yerleştikleri yerdi. Bu yüzden Zübeyde Hanım, damarlarında ilk göçebe Türk kabilelerinin torunları olan ve hala Toros Dağlarında özgür yaşamlarını sürdüren sarışın Yörükler'in kanını taşıdığını düşünmekten hoşlanırdı. Mustafa da annesine çekmişti; saçları onun gibi sarı, gözleri onun gibi maviydi." (15)Zübeyde Hanım'ın kendi ifadesi; oğlunun, kızının, kendisini tanıyanların ve de konu üzerinde çalışanların ortak ifadesi; Zübeyde Hanım'ın Yörük-Türkmen olduğudur. Yani Zübeyde Türk'tür. Mustafa Kemal'in baba soyu, Aydın/ Söke'den gelerek Manastır vilayetine yerleştirilen, "Kocacık Yörükleri (Koca Hamza Yörükleri)"ndendir. Ali Rıza Efendi, Manastır'ın Debre-i Bala sancağına bağlı Kocacık'ta dünyaya gelmiştir(1839). Aile sonradan Selanik'e göçmüştür. Babası İlkokul öğretmeni Kızıl Hafız Ahmet Efendi'dir. Amcası, Kızıl Hafız Mehmet Efendi'dir. Taşıdıkları "Kızıl" lakabı ve yerleştikleri yere "Kocacık" denmesi; Ali Rıza Efendi'nin soyunun, Anadolu'nun da Türkleşmesinde katkısı olan " Kızıl-Oğuz" yahut "Kocacık Yörükleri-Türkmenleri"nden geldiğini göstermektedir. (16)Anne soyunda olduğu gibi baba soyunda da en sağlam bilgiler önce Atatürk'ün, annesinin, kardeşinin anlattıkları; sonra çevrelerinin aktardıklarıdır. Makbule Hanım; "Babam Ali Rıza Efendi, Selanik'lidir. Kendileri Yörük sülalesindendir." (17)Atatürk: "... Benim atalarım Anadolu'dan Rumeli'ye gelmiş Yörük Türkmenler'dendir." (1M. Kemal'in Selanik'te mahalle ve okul arkadaşı, Kütahya Milletvekillerinden Mehmet Somer (1882-1950): (19)"Atatürk'ün ataları hakkında benim bildiğim şunlar: Atatürk'ün ataları Anadolu'dan gelerek Manastır vilayetinin Debre-i Bala sancağına bağlı Kocacık nahiyesine yerleşmişlerdir. Bunları ben Selanik'in ihtiyarlarından duymuştum. Kocacık'lıların hepsi öz Türkçe konuşurlar. İri yapılı adamlardır. Bunların hepsi Yörük'tür... Bunların kıyafetleri Anadolu Türklerine benzer. Yaşayışları, hatta lehçeleri de aynıdır." (20)10 Kasım 1993'te Milliyet gazetesi "Ata'nın Soy Kütüğü" isimli bir yazı yayımlar. Gazeteci Altan Araslı, Kocacık köyüne giderek bir araştırma yapar ve köylülerle konuşur. Kocacıklı Numan Kartal'ın aktardıkları: "Ali Rıza Efendi, Manastır vilayetinin Debre-i Bala sancağına bağlı Kocacık'ta dünyaya gelir. Kocacık'ın nüfusu tamamen Türk'tür. Hepsi de Yörük Türkmenleri. Anadolu'dan geldiler. Bizler, Müslüman Oğuzların Türkmen boyundanız." ![]() ![]() SON SAATLERİTüm tedavilere rağmen günden güne eriyen Atatürk, 8 Kasım 1938 günü
şiddetli bir rahatsızlık daha geçirdi. Saat altı buçuk gibi gelen bu
rahatsızlıkta Atatürk'ün midesi bulanmış ve kusmaya çalışmıştı. Sürekli istifra etmeye çalışan Atatürk, bu sırada Hasan Rıza Beye (Soyak) bakarak "Saat kaç?" diye birkaç kez sormuş, Hasan Rıza Bey her soruşunda "Saat 7 efendimiz" diyerek cevap vermişti. Bu sırada kendisine haber verilen Neşet Ömer Bey de gelmişti. Abravaya ile Atatürk'e gereken tedavileri yapıyorlar ve bazı önlemler alıyorlardı. Neşet Ömer Bey bir ara "Dilinizi göreyim efendim." diye seslendi. Atatürk dilini yarıya kadar dışarı çıkardı. Neşet Ömer Bey "Biraz daha uzatınız efendim." diye seslenince, Atatürk, Neşet Ömer Bey'e bakarak ; - "Vealeykümüsselam" diyerek gözlerini kapattı. Atatürk son kez komaya girmişti. 9-10 Kasım gecesini rahatsız geçiren Atatürk artık derin bir uykuda gibi yatıyor ve ölümü bekliyordu. 10 Kasım 1938 günü saat 8 gibi bir ara gırtlağından Hı Hı Hı sesleri çıkarmıştı. Saat dokuzu beş geçe gözlerini son kez açarak, etrafına baktı ve hemen kapattı. Büyük Önder Atatürk ölmüştü. SİYASAL
TOPLUMSALDİN KURUMLARININ DÜZENLENMESİ Halifeliğin
kaldırılmasından sonra, din kurumlarının yeniden düzenlenmesi
gerekiyordu. Bunlardan en önemlisi tekke, zaviye ve türbelerin
kapatılmasıdır. KADININ TÜRK TOPLUMUNDAKİ YERİ Türk
toplumunda kadının saygın bir yeri vardır. Orta Asya'da kurulan ilk
Türk devletlerinde kadın ve erkek eşit haklara sahipti. Devlet
yönetiminde, hakanların yanında hatun adı verilen eşleri de söz
sahibiydi. Kadınlar ata binip ok atar, top oynar, güreş gibi ağır
sporlar yapar ve savaşlara katılırlardı. Toplumda tek eşlilik
prensibine bağlı kalınır, ev eşlerin ortak malı sayılırdı. Namus ve
iffete büyük bir önem verilirdi. Kadının Sosyal ve Siyasî Haklarını Kazanması Atatürk, kadının erkekle birlikte öğrenim yapması, sosyal, kültürel ve ekonomik hayatta onlarla birlikte görev alması görüşünü benimsemiş ve savunmuştur. Atatürk Dönemi'nde Türk kadını aile kurma, eğitim yapma ve istediği mesleği seçme hak ve özgürlüğü gibi sosyal haklar kazanmıştır. Türk ailesinin kuruluşunu yeniden düzenleyen Türk Medenî Kanunu'nun kabul edilmesiyle, toplumsal ve ekonomik hayatta kadın erkek eşitliği sağlanmıştı. Burada kadınların siyasî haklarından söz edilmemekteydi. Demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla yerleşebilmesi için, kadınlarımıza siyasî hakların verilmesi gerekiyordu. Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasında görevini fazlasıyla yapmış olan Türk kadını, ülke yönetimine de katılmalıydı. Medenî kanun ile kazanılan haklardan sonra Türk kadınına yönetimde görev alabilmesini sağlayan siyasî haklar 1930'dan itibaren verilmeye başlandı. Önce 1930'da kadınlara belediye seçimlerine katılma hakkı tanındı. Türk kadını, 1933'te muhtarlık seçimlerine katılma hakkına kavuştu. Türk kadını, 1934'te yapılan anayasa değişikliği ile Avrupa ülkelerinin birçoğundan önce, milletvekili seçme ve seçilme hakkını kazandı. Atatürk bir konuşmasında; "Türk kadını dünyanın en aydın, en faziletli ve en ağır kadını olmalıdır." demiştir. Atatürk "Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah'ın emrettiği şey, erkek ve kadının beraber olarak ilim ve bilgiyi kazanmasıdır." sözü ile toplum hayatında kadının önemini belirtmiştir. Böylece, Türk kadını, modern Türk toplumunda lâyık olduğu yeri tam olarak aldı. KIYAFETTE DEĞİŞİKLİK Osmanlı ülkesinde yaşayan insanların kıyafetlerinde birlik yoktu. Memurlar, memuriyetlerinin cins ve derecelerine göre; din adamları, mensubu oldukları dinlere göre kıyafetler giyiyorlardı. Halk ise yaşadığı bölgenin iklim şartlarına ve tarihî geleneklerine göre giyiniyordu. Yeni Türk devletinde, kurum ve kanunlar, çağdaş Avrupa devletlerinin kurum ve kanunlarına benzetilirken, kılık kıyafetin de bir düzene sokulması gerekiyordu. Mustafa Kemal, kılık kıyafetle ilgili düzenlemenin halka anlatıldıktan sonra yapılmasını istedi. 1925 yılında sağlık sebepleri ileri sürülerek, askerlerin şemssiperli serpuş giymeleri hükümet tarafından kabul edildi. Aynı günlerde milletvekillerinden bazıları meclis oturumlarına başı açık katılmaya başladılar. Gazetelerde konuyla ilgili yazılar yazıldı. Bu şekilde kamuoyu kıyafette yapılacak değişiklik hakkında bilgilendirildi. Bunun üzerine kıyafet inkılâbını açıklamaya karar veren Mustafa Kemal 24 Ağustos 1925'te Kastamonu'ya bir gezi yaptı. Kastamonu ve İnebolu'da, kıyafetimizin değişmesi gerektiğini şu sözleriyle açıkladı: "Fikrimiz, zihniyetimiz, tepeden tırnağa kadar medenî olacaktır. Medenî ve milletlerarası kıyafet milletimiz için lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz." Bu gezide şapka tanıtıldıktan sonra, büyük şehirlerin çoğunda memurlar emir beklemeden şapka giymeye başladılar. Mustafa Kemal'in Kastamonu gezisinden sonra Ankara'ya dönüşünde, kendisini karşılamaya gelenlerin çoğu şapkalı idi. Bu gelişmelerden sonra 25 Kasım 1925'te "Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun" çıkarıldı. 1934'te din adamlarının kıyafetlerine ilişkin yasal düzenleme yapıldı. Bu kanunla, din adamlarının dinî kıyafetleriyle ibadet yerleri dışında gezmeleri yasaklandı. Yalnız her dinin en yetkili kişisi dinî kıyafetiyle dolaşabilecekti. Türk kadınının kıyafeti ile ilgili bir yasal düzenleme yapılmamıştır. Ancak Türk kadını, toplumun modernleşmesine ayak uydurmak için çağdaş kıyafetleri benimsemiştir. Kıyafetlerde yapılan değişiklikle modern bir görüntüye kavuşan Türk toplumu, batı uygarlığı ile arasındaki dış görünüş ayrılığını da ortadan kaldırmıştır. SAĞLIK HİZMETLERİ Ülkenin sağlık şartlarını düzeltmek, milletin sağlığına zarar veren bütün olumsuzlukları ortadan kaldırmak, gelecek kuşakları sağlıklı bir şekilde yetiştirmek devletin görevlerinden biridir. Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında sağlık alanında bazı ıslahatlar yapılmış ise de yeterli değildi. Ayrıca devlet bu işi çok ciddî olarak da ele almamıştı. Sağlık hizmetleri, İçişleri Bakanlığı'na bağlı bir genel müdürlük tarafından yürütülüyordu. 23 Nisan 1920'de yeni Türk devletinin kuruluşundan itibaren sağlık hizmetleri büyük bir önemle ele alındı. İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti içinde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı kuruldu. Cumhuriyetin ilânından sonra bu bakanlık bir program hazırlayarak sağlık sorunlarına eğildi. Bu programda sağlık teşkilâtını genişletmek, sağlık elemanları yetiştirmek, yeni hastahaneler açmak, bulaşıcı hastalıklarla mücadele etmek gibi konular ele alındı. Bulaşıcı hastalıklar ciddî tedbirlerle kontrol altına alındı. Doktor, sağlık memuru ve ebe sayısı artırılarak sağlık hizmetleri yurdun her tarafına yaygınlaştırıldı. Memleketteki hastalıkları ve bunlarla mücadelede izlenecek yollar ve yöntemleri belirlemek, aşılar ve serumlar hazırlamak üzere Ankara'da "Hıfzıssıhha Enstitüsü" hizmete açıldı. Memleketin ihtiyacı olan sağlık memuru, hemşire, ebe gibi sağlık personeli yetiştirmek amacıyla çeşitli illerde okullar açıldı. 1923 yılında 86 hastahane ve 554 doktor varken, bu rakamlar 1940 yılında, 198 hastahane ve 2387 doktora ulaşmıştır. Atatürk her yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açış konuşmalarında sağlık konusuna eğilerek, hükümete yol gösterici direktifler verirdi. Bir konuşmasında "Kendine inkılâbın ve inkılâpçılığın çeşitli ve hayatî vazifeler verdiği, Türk vatandaşının sağlığı ve sağlamlığı, her zaman, üzerindeki dikkatle durulacak millî meselemizdir." diyerek konuya verdiği önemi açıkça ifade etmiştir. SOYADI KANUNU Osmanlı Devleti zamanında kişilerin soyadları yoktu. Kişinin adının yanına baba adı, doğum yeri veya bağlı bulunduğu boy yazılırdı. Bu durum çeşitli karışıklıklara sebep oluyordu. Askere alma, okul, tapu ve miras işlerinde büyük zorluklar çıkıyordu. Kişilerin kimliği tam olarak belirlenemediğinden birtakım haksızlıklar olabiliyordu. Toplumsal ilişkilerdeki bu eksikliğin giderilmesi gerekiyordu. Hiçbir bölünmenin olmadığı bir toplumun meydana getirilmesini amaçlayan Mustafa Kemal Paşa bu konu ile de ilgilendi. 21 Haziran 1934'te Soyadı Kanunu çıkarıldı. Buna göre her Türk, kendi adından başka, ailesinin ortak olarak kullanacağı bir soyadı alacaktı. Alınacak bu soyadları Türkçe olacaktı. Ahlâka aykırı ve gülünç adlar soyadı olarak alınamayacaktı. Soyadı Kanunu'nun kabul edilmesinden sonra 24 Kasım 1934 tarihinde TBMM tarafından, Gazi Mustafa Kemal Paşaya "Atatürk" soyadı verildi. TAKVİM, SAAT VE ÖLÇÜLERDE DEĞİŞİKLİK Osmanlı Devleti'nde kullanılan saat, takvim ve ölçüler, Avrupa devletlerinde kullanılanlardan farklıydı. Bu durum, sosyal, ticarî ve resmî ilişkileri zorlaştırıyor, bazı karışıklıklara sebep oluyordu. Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde bu farklılığı gidermek için bazı çalışmalar yapıldı. Fakat yeterli değildi. Cumhuriyetin ilânından sonra bu zorluklan ortadan kaldırmak için çalışmalara başlandı. Önce 26 Aralık 1925'te çıkarılan bir kanunla, o zamana kadar kullanılmakta olan, Hicrî ve Rumî takvimlerin yerine Milâdî takvim kabul edildi, l Ocak 1926'dan itibaren de kullanılmaya başlandı. Böylece devlet işlerinde karışıklık önlendi. Takvimdeki bu değişikliğin yanında, alaturka denilen, güneşin batışına göre ayarlanan saat yerine, çağdaş dünyanın kullandığı saat sistemi kabul edildi. Batıdan alınan zaman ölçüsü ile bir gün 24 saate bölünüp, günlük hayat düzene sokuldu. 1928 yılında yapılan bir değişiklikle milletlerarası rakamlar kabul edildi. 1931'de kabul edilen bir kanunla eski ağırlık ve uzunluk ölçüleri değiştirildi. Eskiden kullanılan arşın, endaze, okka gibi ölçü birimleri kaldırıldı. Bunların yerine uzunluk ölçüsü olarak metre, ağırlık ölçüsü olarak kilo kabul edildi. Uzunluk ve ağırlık ölçülerinde yapılan bu değişikliklerle ülkede ölçü birliği sağlandı. Bu yeniliklerin yanında millî bayramlar ve tatil günleri de yeniden düzenlendi. 1935'te çıkarılan bir kanunla, cuma günü olan hafta tatili değiştirilip, cumartesi öğleden sonra ve pazar günü hafta tatili olarak kabul edildi.
YADİGARI Atatürk'ün cebinden saat çıkarıp armağan ettiği çocuklardan biride küçük Altan'dır. 1937 Haziran ayında İstanbul da ünlü Park Otel'de , küçük Altan'la konuşmalarından duygulanan Atatürk, değerli saatini vererek onu da ödüllendirmiştir. Bu olaydan iki yıl sonra (1939) Galatasaray Lisesi'nin ilk okul bölümünde okuyan küçük Altan, yaşantısındaki bu mutlu olayı bir gazeteciye şöyle anlatmıştır. "İstanbul, 1937 Haziran. O gece erken yatmıştım. Annem, teyzesinin oğlu ile eve dönerken, Park Otel'in önünde bir kalabalık görmüşler. Atatürk'ün orada olduğunu anlayınca içeri girmişler. Derken annemin aklına ben gelmişim. Ağabeyime: "Altan'ı çağıralım demiş. Gece yarısı karyolamı biri sallıyordu, gözlerimi açtım, karşımda Etem Ağabeyim: 'Çabuk Altan' 'Ne var?' 'Seni Atatürk'e ***üreceğim' Rüya görüyorum sandım. 'Atatürk mü? Ağabey beni aldatıyorsun. Atatürk gözle görülür mü hiç? Daha o zaman 6 yaşındaydım. Okula bile gitmiyordum. Anneme bazen sorardım: 'Anne Atatürk kimdir? 'Büyük adamdır' 'Büyük adamlar bizim gibi yer bizim gibi konuşurlar mı?' Ağabeyim böyle gece yarısı 'Seni Atatürk'e ***üreceğim' deyince,anneme sorduğum şeyler birer birer aklıma geldi. Onun için inanamadım: 'Hiç Atatürk gözle görülür mü?' Fakat ağabeyim: 'Vallahi atmıyorum, kalk! 'deyince fırladım. 'Şimdi Atatürk'ü görecek miyim?' 'Göreceksin!' Artık iyice inanmıştım. Çabucak giyindim. Park otele gittik. Gittik ama Atatürk'ü hemencecik göremedim. Bir çok adamlar etrafını sarmışlardı. Annem beni kucağına alarak kalabalık arasında onu bana göstermeye çalışıyordu. En sonunda, iki kişinin omuzları arasından başımı uzatarak baktım. Bakar bakmaz da: 'Aaaaa anne , işte Atatürk! 'diye bağırdım. Derken Atatürk eli ile bir işaret yaptı. Bu işareti yaparken anneme doğru bakıyordu. Fakat annem dalmıştı farkında olmadı. Atatürk bir daha işaret etti. Annem bu işareti de görmeyince yüksek sesle yaverine emir verdi: 'Hanıma söyleyin, lütfen yanındaki çocuğu buraya göndersin.' A! Gösterdiği çocuk bendim. Atatürk beni çağırıyordu. Annem ne yapacağını şaşırmış her tarafı titriyordu,bana: 'Haydi Altan koş! Atatürk'e git' dedi. Ama onunla nasıl konuşacağını bana öğretmedi. Zaten vakitte yoktu ki… Ben büyük bir adam gibi Ata'nın huzuruna çıktım, hemen sarılıp iki elini birden öptüm. O sordu: 'En çok kimi seviyorsun bakayım, anneni mi,babanı mı?' hemen atıldım: 'Ben en çok seni severim' 'Atatürk olduğum için mi?' 'Evet' 'Ne yaptım ki bu kadar çok seviyorsun?' 'Düşmanları denize döktün. Memleketi sen kurtardım.' Dedim. Beni masanın üzerine çıkararak etrafındakilere gösterdi ve : 'Ne sevimli çocuk değil mi?' sonra beni sevip okşadı: 'Büyüdüğün zaman ne olmak istersin?' Amcam Mualla tayyareci idi. Aklıma geldi: 'Tayyareci olacağım' dedim. Atatürk o zaman kulağıma eğilerek şu sözleri söyledi: 'Çocuğum sen ne tayyareci, ne mühendis,ne de doktor olma. Büyük adam ol.' 'Söyle bakayım: Büyük adam olacağım de'. Ben tekrar ettim. 'Büyük adam olacağım' 'Aferin çocuğum'. Atatürk, o gece hep benimle ilgilendi bilmem böyle ne kadar yanında kalmıştım. Galiba sabah oluyordu. Bir aralık: 'Dur' dedi, 'Sana bir hediye vereyim' Annemim, 'kimseden bir şey alma 'diye sıkı sıkıya tembih ettiği aklıma geldi. 'Teşekkür ederim. Ben bir şey istemem,sonra annem darılır' dedim. Ben bunu söylerken, Atatürk elini cebine sokmuştu. Oradan çıkardığı bir saati,kordonundan tutarak boynumdan geçirdi. 'İleride büyüdüğün zaman kullanır, beni hatırlarsın' Ayrılırken tekrar anlımdan öptü. 'Bu günden sonra sen benim çocuğumsun. Verdiğin sözü unutma…Çalışıp çabalayacak büyük adam olacaksın ha!' Atatürk'ün Altan' a verdiği değerli saate ilgili olarak da Altan 'ın annesi Bayan Didar, aynı gazeteciye şu bilgileri vermiştir: 'Atatürk'ün hediyesini o geceden beri,canımız gibi saklıyoruz. İlk zamanlar maddi değeri hakkında bir fikrimiz yoktu. Sonra onu bir kuyumcuya gösterdik. Onbeşbin lira değer biçti. Ziraat bankasında saklanan saat o gün için masanın üzerindeydi. İki buçuk mm kalınlığında, som platin bir saat bu. Gene platinden yapılmış kordona takılı,iki ucu mor yakutla kaplanmış platin bir kalemi de var. Saatin üzerinde gayet ince bir yazı ile şunlar okunuyordu: -Turhal Şeker Fabrikası -arkasında da Gazi Mustafa Kemal'in ilk harfleri GMK. 'Fakat bizce onun en büyük kıymeti Atatürk'ün yadigarı oluşudur. Altan' ın üzerine nasıl titrediğini bir görseniz.' Küçük Altan, Atatürk'ün hediye ettiği bu saati büyüdüğü zaman annesinden alıp kullanacakmış. Sordum: 'Atatürk'e verdiğin sözü unutmuyorsun değil mi?' 'Unutmuyorum. Mutlaka büyük adam olacağım. Karnemde hiç kırık numaram yok'
RESİM VE KİTAP ARŞİVİ Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında yazılmış olan Kitap Arşivien seçme kitaplar burada genç akademi takipçilerinin beğenisine sunulmuştur. Unutulmayan, hiçbir zaman da unutulmayacak eserler bilgisayarınızda bulunsun. Ayrıca Atatürk&ün hiçbir yerde bulamayacağınız geniş bir resim arşivi de verilmiştir. Kitaplar hem rar içinde not defteri dosyası olarak hem de word dosyası olarak verilmiştir. E-kitap okuma programları, not defteri dosyası şeklindeki kitapları okuyabilmektedir. Ellerinde bu tür programlardan bulunmayanlar ise Microsoft Word de kitapları inceleyebilirler. Konu daha önceden açılmış ama hepsi yok ben araştırdım sizlere sundum Resim Arşivi
|
|
|